Ali K.

Ali K.
İnsanın gölgesini okumak !!
Kabil’in Kürsüsü
Derya’nın evliliği bitirmek için bulduğu bahane ne kadar hafifse, Zebercet’in onu yok etmek için kuşandığı nefret o kadar ağırdı: Her şey salondaki bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Salondaki eski ahşap saatin tik takları evin içindeki ağır ve tekinsiz sessizliği her saniye daha da derinleştiriyordu. Zebercet, pencerenin kenarındaki gölgelerin arasına sinmiş parmaklarının arasında sönmüş duran sigaraya bakıyordu. Kafasının içi akşamüstü yaşanan o absürt, o inanılması güç tartışmanın uğultusuyla doluydu. Her şey Zebercet’in akşam eve gelirken salona koymak için aldığı sıradan bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Derya çiçeğe bakmış, "Ben evimde böyle sahte, ruhsuz şeyler istemiyorum. Hayatımı da bu plastik yapraklar gibi soldurdun zaten. Artık dayanamıyorum; sırf bu çiçeği bile sormadan eve getirmen senin bencilliğinin kanıtı. Boşanmak istiyorum," demişti. Görünüşte her şey bir yapay çiçek yüzünden çıkmıştı; o kadar saçma, o kadar fındık kabuğunu doldurmayacak bir nedendi ki bu... Ama Zebercet için bu saçmalık, arkasındaki o korkunç gerçeği gizleyen bir paravandı. Derya bu incir çekirdeğini doldurmayacak bahaneyle ondan kopmak, bu evden gitmek istiyordu. Derya mutfağa doğru su içmeye giderken Zebercet’in zihnindeki o asıl karanlık, o saplantılı dehliz açıldı. Onu asıl çıldırtan öfkeden deliye döndüren şey ne o uyduruk çiçek bahanesiydi ne de evliliğin bitmesiydi. Zebercet’in zihni, tamamen tensel bir mülkiyetçiliğin pençesindeydi. Derya’nın bedenini; o güne kadar yalnızca kendisine ait olmuş ve bundan sonra da yalnızca kendisine ait olması gereken bir haz kaynağı olarak görüyordu. "Boşanmak" demek, Derya’nın o evden çıkıp gitmesi demekti. Yani o tenin, o dokunuşların, o yatak odası sırlarının bir başkasına açılması demekti. Zebercet
Duygu ve Düşünce
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Zamanı Bekleyen Mahsul
İncir ağacının o koyu, serin gölgesine sığınıp gözlerini hafifçe kapatıvermiştim. Huzurlu bir dalıştı bu... Kulaklarıma ilk çalınan, ritmik bir ağlama korosuydu. Kadınlar, sanki profesyonel birer ağıtçı gibi gırtlaklarını yırtarcasına ağlıyor, etraftaki insanları da bu feryada ortak olmaya zorluyorlardı. Ölen kişinin varlığından ziyade, en çok acı çeken benim korosu eşlik ediyordu bu tiyatroya. Bu sahte gözyaşlarının hemen ardında ise bambaşka bir telaş vardı; herkes kendi dünyasının küçük hesaplarını, kibirli bir saygının arkasına gizlemişti. Bu sırada fonda bir ses, Kur'an-ı Kerim okuyordu. Ses yaklaştıkça kelimeler netleşti; Yâsîn Sûresi okunması gerekirken, hoca Nisâ Sûresi’nin 135. ayetini tilavet ediyordu: "Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun." Ölümle, ahiretle uzaktan yakından alakası olmayan bir surede, şahitlikte dürüstlükten bahsediliyordu. Nasıl olsa Kur'an'dır deyip geçiyorlardı işte; ölenin ardından dürüstçe şahitlik yapacak kimsenin kalmadığını bilerek, sadece ritme ayak uyduruyorlardı. Erkeklerin saf tuttuğu tarafa doğru süzüldü bakışları. Herkes tekdüze, keyifsiz ve ezberlenmiş kelimelerle "İyi bilirdik" diye mırıldanıyordu. Oysa dil başka söylerken, kalpler kendi defterlerini açmıştı bile. İçinden içinden konuşuyordu Necmi amca: Veresiye defterini kapatmadurak öldü gitti da! Şimdi uğraştur dur bizi işin yoksa, o kadar borci kim ödeyecek bağa... Hemen ötesinde duran genç, yakışıklı adamın zihninden geçenler ise babasının kaybından ziyade malın mülkün taksimiydi: Babamın mirasını en çok ben hak ediyorum, aslan payı benim olmalı. İmamın hemen arkasında, ölenin canından kanından olan kardeşi duruyordu. İçindeki bastırılmış öfkeyi ve kini
Duygu ve Düşünce
Bir arkadaşımın tavsiyesiyle tanışmak için bir araya geldiğimiz kadının, sohbet ilerledikçe kurduğu cümlelerden evli olabileceğine dair bir şüpheye düştüm. Dikkatlice baktığımda parmağındaki nişan yüzüğünün izini fark ettim. Evli olmasına rağmen bu görüşme için ısrar etmiş olması beni derinden rahatsız etti; o an aklıma evde hiçbir şeyden habersiz bekleyen eşi geldi ve bu haksızlığa ortak olmamak için masadan hızla uzaklaştım !! Ne olursa olsun ailenize ihanet etmeyin !!
Duygu ve Düşünce
Yeşile Çalan Yalnızlık
Her şey, denizin dalgalarıyla içindeki fırtınanın birbirine karıştığı o puslu ikindi vakti başladı. Sahilde, bankta tek başına oturmuş, gözleri dolu dolu denize bakan ve sanki sessizce eriyen bir kadın gördüm. O hareketli, kıpır kıpır ruhumun altındaki o tanıdık yalnızlık sızısını hissettim onda; zihninin içindeki o durdurulamayan, sürekli bir cevap arayan ama bulamayan yorucu çırpınışı... Yanına yaklaşıp usulca, "İyi misiniz?" diye sordum. Başını kaldırıp yeşil gözlerini bana çevirdiğinde, kirpiklerinden süzülmek üzere olan bir damla gözyaşıyla, "İyi olmaya çalışmanın ne kadar yorucu olduğunu bilir misiniz?" dedi. O an anladım ki, ikimiz de dışarıya karşı neşeli maskeler takan ama içindeki boşluğu doldurmak için sürekli zihinsel oyunlar oynayan aynı iklimin insanlarıydık. "Çok iyi bilirim," diyerek gülümsedim ve ekledim: "Hatta bazen sırf bu yorgunluğu unutmak için insanlarla olmadık neşeli sohbetler kurar, kendime yapay eğlenceler icat ederim." Bu sözüm üzerine gözlerindeki o hüzünlü bulut dağıldı, yüzünde ince bir tebessüm belirdi ve "Ben Yasemin," dedi. Ben de "Ali," diyerek elini sıktım; o gün denizin kıyısında başlayan dostluğumuz, içimizdeki o bitmez tükenmez yalnızlık senfonisinin en güzel melodisi haline geldi. Aylar sonra, kafenin gürültüsünden uzakta, köşedeki masada yine karşılıklı oturuyorduk. Yasemin’in önünde, sayfaları hafifçe kıvrılmış Alamut Fedaileri duruyordu. Ben ise onun o bildik, derin yeşil gözlerine bakarak yine kendi iç dünyamın dehlizlerine dalmış, bir şeyler anlatıyordum. Kendimi onun gözlerinin yeşilinde kaybetmiş, ruh ikizim dediğim bu kadının derinliklerinde hayaller kurarken birden caddeden gelen acı bir korna sesiyle irkilerek kendime geldim. Toparlanıp gülümseyerek kitaba dokundum, "Hasan Sabbah’ın fedailerini o sahte cennetle nasıl
Duygu ve Düşünce
Büyük şehrin en lüks gökdelenlerinden birinde yaşayan başarılı bir mimar, çocukluğunun geçtiği küçük kasabaya yıllar sonra geri döndü. Kasaba meydanındaki kahvede oturan yaşlı dostlarıyla sohbet ederken, şehirdeki devasa binalardan, akıllı evlerden ve teknolojinin hayatı ne kadar kolaylaştırdığından bahsetti. Kahvehanenin köşesinden onları dinleyen eski bir marangoz araya girdi ve mimara sordu: "Evlat, o duvarları kalın, kapıları şifreli, pencereleri açılmayan kulelerde komşunun sesini duyabiliyor musun? Ya da birinin canı yandığında o akıllı evler acıyı paylaşıyor mu?" Mimar durakladı. Marangoz tebessüm ederek devam etti: İnsan, sığındığı binalar büyüdükçe dünyayı fethettiğini sanır; oysa binalar yükseldikçe insanların birbirine olan mesafesi artar. Sizin modern dünyanız, insanı korumak için inşa ettiği duvarların arasında onu yalnızlığa mahkûm ediyor.
Duygu ve Düşünce