Ali K.

Ali K.
İnsanın gölgesini okumak !!
Kendi İçindeki Cennet ve Cehennem
Ak sakalı göğsüne dökülen, yüzündeki her çizgi seccade başında geçen gecelerin uykusuzluğunu fısıldayan altmış yaşındaki Korkut Ali, mahallenin sessiz bir köşesinde kendi içine dönük yaşardı. Onun dünyası, ahşap rahlesinin üzerinde açık duran Kur’an-ı Kerim’in sayfaları arasındaydı. Ne zaman cehennem ateşini, o harlı ve azap dolu ayetleri okusa, yüreği bir yaprak gibi titrer, gözlerinden süzülen yaşlar sakalını ıslatırdı. Allah korkusu ve sevgisi, onun damarlarında dolaşan kan gibiydi. Bir gece, yüreğindeki o bitmek bilmeyen Mekke özlemiyle istihareye yattı. Gönlü sükunetle dolmuştu. Çok geçmedi; onun cami çıkışındaki o içli, vakur sohbetinden etkilenen mahallenin hayırseveri Lütfü Bey, bir gün elini öpüp ona umre müjdesini verdi. Korkut Ali, o an altmış yıllık gövdesini unuttu, adeta çocuk gibi sevindi. İçini kavuran özlem, kutsal topraklara yaklaştıkça daha da büyüdü. “Ah,” diyordu kendi kendine, “Kabe’nin gölgesinde yaşayan insanlar ne şanslı, ne güzel nasipli kullardır kim bilir...” Gel zaman git zaman, dualarla uğurlandı, uçak biletleri kesildi ve Korkut Ali o çok hayal ettiği kutsal topraklara ayak bastı. Oteline yerleştiğinde kalbi göğsüne sığmıyordu. Odasının kapısını kilitleyip resepsiyona inmek üzere koridora adım attı. Tam yan odanın önünden geçerken, kulaklarına anlam veremediği birtakım sesler çalındı. Adımlarını yavaşlattı, kulak kabarttı. İçinden, “Herhalde benim gibi yaşlı biridir, beytullahı görmenin heyecanıyla hıçkıra hıçkıra ağlıyordur” diye geçirirken, sesler aniden yükseldi. Bu sesler, bir çiftin mahrem anlarında çıkardığı, o kutsal iklime hiç yakışmayan seslerdi. Korkut Ali’nin yanakları utançtan alev alev yandı. Başını önüne eğip, adımlarını hızlandırarak oradan kaçtı. Ertesi gün, nihayet Kabe’nin o büyüleyici meydanındaydı. Gözleri yaşlı, tavaf
Duygu ve Düşünce
Reklam
Formülün Dışındaki Kızlar
Önümdeki masada duran boşanma dilekçesinin "Geçimsizlik Nedenleri" kısmına bakıyordum. Otuz yaşındaydım, 3 yıldır avukatlık yapıyordum ama adliye koridorlarında geçen bunca zamana rağmen bazı kelimeler hala ilk günkü gibi canımı yakabiliyordu. Müvekkilim, kucağında iki aylık kızıyla karşımda oturan yorgun bir kadındı. Dilekçede tam olarak şöyle yazıyordu: “Davalı koca, müvekkilin erkek çocuk doğuramamasını gerekçe göstererek müşterek konutu terk etmiş, müvekkile psikolojik şiddet uygulamıştır…” Dosyayı yavaşça kapattım. Antalya Adliyesi'nin dördüncü katındaki ofisimin penceresinden dışarıya, uzaklardaki Beydağları'na doğru baktım. Hava sıcaktı ama o kelimeler beni bir anda yirmi yıl öncesine, Elmalı’nın o buz gibi, ahşap kokulu gecelerine götürdü. Kendi çocukluğumun kokusu, burnuma bir kez daha toprak tadıyla karışık havuç ve fındık kokusu olarak geri geldi. Bizim eve fındık, fıstık ve havuç hep çuvalla girerdi. On yaşındaydım ve o güne kadar babam Mücahit’in dünya çapındaki gizli bir sincap örgütünün lideri falan olduğunu sanıyordum. Çünkü normal bir insan, oturma odasının köşesine her hafta yeni bir Antep fıstığı veya fındık çuvalı yığmazdı. Babam kamyonu kapıya yanaştırıp kasaları indirdiğinde, annem Zehra mutfakta içini çeker, Elmalı usulü bir tevekkülle başını sallardı. Babam ise gözleri parlayarak içeri girer, "Bak hanım," derdi, "bu seferki havuçlar özel. Alanya’dan getirttim. Suyunu sıkıp içeceksin, fındıkları da kavurmadan yiyeceksin ki şifası kaçmasın. Bu sefer olacak, hissediyorum." Annem ellerini önlüğüne siler, o her zamanki sakin ama bıkkın sesiyle mırıldanırdı: "Bey, Allah’ın emri bu... Mutfakta aş pişer, çocuk pişmez. Yemekle, çerezle olacak iş değil bu, anla gari." Ben o zamanlar bu konuşmaları bir tür gizli yemek tarifi zannederdim. Evde sürekli bir
Duygu ve Düşünce
Kabil’in Kürsüsü
Derya’nın evliliği bitirmek için bulduğu bahane ne kadar hafifse, Zebercet’in onu yok etmek için kuşandığı nefret o kadar ağırdı: Her şey salondaki bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Salondaki eski ahşap saatin tik takları evin içindeki ağır ve tekinsiz sessizliği her saniye daha da derinleştiriyordu. Zebercet, pencerenin kenarındaki gölgelerin arasına sinmiş parmaklarının arasında sönmüş duran sigaraya bakıyordu. Kafasının içi akşamüstü yaşanan o absürt, o inanılması güç tartışmanın uğultusuyla doluydu. Her şey Zebercet’in akşam eve gelirken salona koymak için aldığı sıradan bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Derya çiçeğe bakmış, "Ben evimde böyle sahte, ruhsuz şeyler istemiyorum. Hayatımı da bu plastik yapraklar gibi soldurdun zaten. Artık dayanamıyorum; sırf bu çiçeği bile sormadan eve getirmen senin bencilliğinin kanıtı. Boşanmak istiyorum," demişti. Görünüşte her şey bir yapay çiçek yüzünden çıkmıştı; o kadar saçma, o kadar fındık kabuğunu doldurmayacak bir nedendi ki bu... Ama Zebercet için bu saçmalık, arkasındaki o korkunç gerçeği gizleyen bir paravandı. Derya bu incir çekirdeğini doldurmayacak bahaneyle ondan kopmak, bu evden gitmek istiyordu. Derya mutfağa doğru su içmeye giderken Zebercet’in zihnindeki o asıl karanlık, o saplantılı dehliz açıldı. Onu asıl çıldırtan öfkeden deliye döndüren şey ne o uyduruk çiçek bahanesiydi ne de evliliğin bitmesiydi. Zebercet’in zihni, tamamen tensel bir mülkiyetçiliğin pençesindeydi. Derya’nın bedenini; o güne kadar yalnızca kendisine ait olmuş ve bundan sonra da yalnızca kendisine ait olması gereken bir haz kaynağı olarak görüyordu. "Boşanmak" demek, Derya’nın o evden çıkıp gitmesi demekti. Yani o tenin, o dokunuşların, o yatak odası sırlarının bir başkasına açılması demekti. Zebercet
Duygu ve Düşünce
Zamanı Bekleyen Mahsul
İncir ağacının o koyu, serin gölgesine sığınıp gözlerini hafifçe kapatıvermiştim. Huzurlu bir dalıştı bu... Kulaklarıma ilk çalınan, ritmik bir ağlama korosuydu. Kadınlar, sanki profesyonel birer ağıtçı gibi gırtlaklarını yırtarcasına ağlıyor, etraftaki insanları da bu feryada ortak olmaya zorluyorlardı. Ölen kişinin varlığından ziyade, en çok acı çeken benim korosu eşlik ediyordu bu tiyatroya. Bu sahte gözyaşlarının hemen ardında ise bambaşka bir telaş vardı; herkes kendi dünyasının küçük hesaplarını, kibirli bir saygının arkasına gizlemişti. Bu sırada fonda bir ses, Kur'an-ı Kerim okuyordu. Ses yaklaştıkça kelimeler netleşti; Yâsîn Sûresi okunması gerekirken, hoca Nisâ Sûresi’nin 135. ayetini tilavet ediyordu: "Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun." Ölümle, ahiretle uzaktan yakından alakası olmayan bir surede, şahitlikte dürüstlükten bahsediliyordu. Nasıl olsa Kur'an'dır deyip geçiyorlardı işte; ölenin ardından dürüstçe şahitlik yapacak kimsenin kalmadığını bilerek, sadece ritme ayak uyduruyorlardı. Erkeklerin saf tuttuğu tarafa doğru süzüldü bakışları. Herkes tekdüze, keyifsiz ve ezberlenmiş kelimelerle "İyi bilirdik" diye mırıldanıyordu. Oysa dil başka söylerken, kalpler kendi defterlerini açmıştı bile. İçinden içinden konuşuyordu Necmi amca: Veresiye defterini kapatmadurak öldü gitti da! Şimdi uğraştur dur bizi işin yoksa, o kadar borci kim ödeyecek bağa... Hemen ötesinde duran genç, yakışıklı adamın zihninden geçenler ise babasının kaybından ziyade malın mülkün taksimiydi: Babamın mirasını en çok ben hak ediyorum, aslan payı benim olmalı. İmamın hemen arkasında, ölenin canından kanından olan kardeşi duruyordu. İçindeki bastırılmış öfkeyi ve kini
Duygu ve Düşünce
Bir arkadaşımın tavsiyesiyle tanışmak için bir araya geldiğimiz kadının, sohbet ilerledikçe kurduğu cümlelerden evli olabileceğine dair bir şüpheye düştüm. Dikkatlice baktığımda parmağındaki nişan yüzüğünün izini fark ettim. Evli olmasına rağmen bu görüşme için ısrar etmiş olması beni derinden rahatsız etti; o an aklıma evde hiçbir şeyden habersiz bekleyen eşi geldi ve bu haksızlığa ortak olmamak için masadan hızla uzaklaştım !! Ne olursa olsun ailenize ihanet etmeyin !!
Duygu ve Düşünce
Reklam