Mary Banu

Mary Banu
@Mary_Banu
Notebook (commentaire litéraire)
Puan vermedi·560 syf.··
2025 34. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 25 Kasım 2025 21:40
Roman, Prens Rodolphe’un Paris’in varoş mahallelerinde kılık değiştirerek dolaşması ve kötülüğe karşı bireysel bir adalet dağıtması üzerine kuruludur. Rodolphe, hem aristokrat, hem gizli kahraman, hem baba, hem kurtarıcı rolündedir. Yazar, okuru önce şiddet, suç, sefalet ile yüzleştirir, sonra çarpıcı şekilde gelişen olayların hakkında bir hükme varmasını ister. Roman epizodik yapıdadır; her bölüm ayrı bir trajedi sahnesi gibi işler. Bu, onu hem halk için erişilebilir kılar hem de metinde verilmek istenen ideolojik ve ahlaki mesajın dolaşımını hızlandırır. Bu açıdan tezli bir romandır. Yazar, yoksulluğu bireysel ahlaksızlığın sonucu olarak değil, toplumsal bir düzenin ürünü olarak sunar. Yazar için suç bireyin değil, toplumsal düzenin çarpıklığının bir sonucudur. Bu fikir, Marx’ın daha sonra kuramsallaştıracağı yapısal sömürü anlayışıyla çarpıcı bir paralellik taşır. Roman 19.yüzyıldaki kent yoksunluğunu görünür kılmak ister. Ancak bu görünürlük, Marx’ın eleştirel perspektifinden bakıldığında, özgürleştirici değil, aksine ideolojik olarak bir işlev görür. Marx ve Engels’in Kutsal Aile’de ortaya koyduğu eleştiriler doğrultusunda roman, “küçük burjuva sosyalizmi”nin edebi temsillerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda Paris’in Esrarı, yoksulluğu teşhir ederken onu devrimci bir bilince değil, yanlış bilince bağlayan bir ideolojik aygıt gibi çalışır. Marx, Engels ve Gramsci romanın okuyucularındandır ve roman için kıyasıya eleştiriler getirmişlerdir. Marx, Sue'yü sosyalizmi yanlış okumakla, Gramsci ise hegemonyanın algılanış biçimi üzerinden romana eleştiriler getirir. Marx’ın “yanlış bilinç” kavramı, ezilen sınıfların kendi gerçek çıkarlarını egemen sınıfların düşünce biçimleri aracılığıyla algılamasını ifade eder. Bu durum, sömürünün maddi koşulları
Edebiyat
Paris EsrarıEugene Sue · Dorlion Yayınevi · 20226 okunma
Reklam
Puan vermedi·264 syf.··
2025 33. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 23 Kasım 2025 19:39
Şimdiye kadar okuduğum en ilginç ve en zor klasik metinlerden biri. Metin ilginçliğini ve zorluğunu aynı noktadan alıyor. Hem birçok anlatım şekli hem de birçok türün iç içe oluşu metnin biçimini deneysel kılıyor. Gotik, bilimkurgu, seyyahatme(jurnal) birlikte kullanılan üç anlatım yöntemi. Fakat hangi yöntemin başlayıp hangisinin bittiğini okuyucunun takip etmesi oldukça zor. Gotik'in anlatıyı ele aldığı durumlarda bilimsel argümanlar oldukça gerçekçi hale geliyor ki burada yazar tarafından amaçlanan kaçışın çağında var olan bilimsel anlayışla ironik bir şekilde alay ederek gerçekleştirmek istendiğini fark ediyorsunuz. Pym, dönemin modası olan deniz macerasına atılan bir mirasyedi beyefendi. Arkadaşı Augustus'un teşvikiyle de olmak üzere gizlice uzak yolda sefer yapacak olan bir gemiye biner. Metnin ilk anlarında her deniz/gemi hikâyesinin başlangıcında olduğu gibi gemiye binişin/katılışın anlatısı yapılır. Pym, hayati tehlikeler yaşar ama sürekli bu tehlikelerden hayatta kalarak kurtulur. Ama çevresindeki herkes bir şekilde ölür. Metin burada "güvenilmez anlatıcı" yı bize göstermeye başlar. Çünkü hem Pym'in anlattıkları hem de metinde verilen sözde kronoloji gerçekliğin sürekli kaydığı bir yapıyı metinde kurar. Olaylar ise sürekli bir kabus atmosferinde ilerler. İlk olarak Pym ambarda sıkışır, sonra gemide çıkan isyanda kurtulur, en son da ise vahşilerin elinden kurtulur. Metnin postkolanyal okunmasının yapılması mümkün ancak anlatının ilerlediği zemin rüya ya da fantezi diyebileceğimiz zemindedir. Yani kısaca beyaz Avrupalı'nın sömürgecilikte elde ettiği ötekinin fantezisi. Ancak Poe, "yamyam"lığı metinde beyazlara yaptırarak medeni olanın sorgulamasını bütün insanlık psikolojisi üzerinden yaparak bu fantezi anlatımının beyaz Avrupalı sömürge bilinci ile alay
1000Kitap
Nantucket’lı Arthur Gordon Pym’in HikâyesiEdgar Allan Poe · Alakarga Yayınları · 2017982 okunma
Puan vermedi·184 syf.··
2025 32. kitabı
·
23 günde okudu
·
Okunma: 12 Kasım 2025 22:33
Aral, son romanında günümüzde adalet mekanizmalarına olan güvensizlikten dolayı çoğu kişinin sadece bir haber olarak okuyup geçtiği "kadın cinayetleri" olgusu ile okurunun yüzleşmesini istiyor. Çoğu okurunun bu olgu karşında çaresiz kalışının nedenini irdeleyerek çaresizliğin nedenine karşı roman boyunca entelektüel açıklamalar getiriyor. Romanın baş karakteri Ata isminde iyi eğitimli, babası ağa olan bir bakan. Ata yahut ataerkil toplum fark etmez. Ata, Almanya’daki eğitimini bitirip memleketine döndüğünde konservatuvarın şan bölümünde yüksek lisans yapan Verda isimli bir şarkıcıya aşık olur ve onunla evlenir. Ata, Verda'nın onunla statü ve zenginlik için evlendiğini düşünerek sürekli paranoya halinde sevilmediğini ve aldatıldığını düşünür. Verda ise, idealleri olan hayatını sadece evlilik ile sınırlamak istemeyen ideallerini gerçekleştirip anlamlı bir hayat yaşamak isteyen bir kadındır. Fakat peş peşe doğurduğu çocukları, kocasının sürekli geçirdiği kıskançlık krizleri ile evliliği ve hayatı cehenneme döner; ideallerini gerçekleştiremez, eğitimi yarım kalır. Söz konusu roman iç monolog tekniği ile kaleme alınmış fakat Aral'ın iç monoloğu kullanma biçiminin konfüsyon yani günah itirafına daha yakın olduğunu söylemek mümkün. Bu tarzın Dostoyevski ve Tolstoy gibi iki büyük temsilcisinden burada bahs etmek gerekir. Çünkü Aral'ın roman boyunca ustalıkla yürüdüğü ince çizgi aslında Dostoyevski'nin meşhur karakteri Raskolnikov ile iyi okurların arasında yer alan bir ayrımı işaret ediyor. Ata, işlediği suçun cezasını çekmek isterken siyasi kariyerinden dolayı cezasız bırakılır. Fakat Ata'nın işlediği suçtan dolayı çektiği vicdan azabını anlatışı hiçbir okurun Raskolnikov'a duyduğu empatiyi Ata'ya göstermesine sebep olmaz. Çünkü Ata'nın Verda'ya olan yaklaşımları,
1000Kitap
Verda’nın Ölümüİnci Aral · Everest Yayınları · 2025192 okunma
Puan vermedi·240 syf.··
2025 29. kitabı
·
47 günde okudu
·
Okunma: 31 Ekim 2025 23:32
Virginia Woolf'u gerek özel hayatıyla gerek masa başındaki yazar hali ile bir okur olarak canlandırabileceğimiz tam anlamıyla Woolf'un kaleminden hayatın yontulan şekillerinden biri "Deniz Feneri". Çünkü bu romanı yazarının ismi olmadan dahi ele geçirseniz eğer iyi bir okursanız "Evet bu romanın yazarı Virginia Woolf" demeniz oldukça mümkün. Woolf'un temel yazarlık edimlerinden olan zaman, birey ve cinsiyet algılarına karşı yıkıcı tavrı Deniz Feneri'nde sadece ana konuya ve temaya eklemlenen bir edim değil, kurucu poetika olarak yazar tarafından ele alınmıştır. Romanda tek bir ana karakterden söz etmek pek mümkün değil ancak Mrs.Ramsay'i roman boyunca diğer karakterleri etrafında toplayan bir unsur olarak görebiliriz. Mrs.Ramsay, bir karakter olarak hem birey hem de cinsiyet algısını yıkacak güce sahiptir. Her karakterde Mrs.Ramsay'in etki ettiği bir parça özellik bulabiliriz. Bu yönüyle Mrs.Ramsay romanda "ethos"u temsil eder. Topluluğu bir arada tutan Mrs.Ramsay, ilk bakışta domestik, anaç ve fedakâr bir kadın karakter olarak görülse de romanın ilerleyen yerlerinde hayattaki amaca yani "fener"e tek ulaşan da Mrs.Ramsay'in kendisidir. Akademisyen kocasının gölgesindedir; çünkü kocasının akademisyen oluşunu toplum için bir fayda olarak görür. Lily Briscoe ile birbirlerine karşı cinsel yakınlık hissederler ama Mrs.Ramsay, evlilik kurumuna olan saygısından dolayı Lily'den uzaklaşmak zorunda kalır. Mrs.Ramsay, hasta komşularına yardım eden kurduğu şölen sofrasında herkesi biraraya getiren bir bağdır. Fakat Mrs.Ramsay'in toplum ve topluluğu için yaptığı çalışmalar, yardımlar ve kurduğu o sanat eseri sofralar patriyarkal düzeyde "görünmez emek" olarak değersizleştirildiğinden Mrs.Ramsay'i ana karakter olarak ele almak dahi biz okurlar için adeta görünmez hale gelir.
Edebiyat
Deniz FeneriVirginia Woolf · Kırmızı Kedi Yayınları · 07,7bin okunma
"Zenci de olsa o da bir insan."
Puan vermedi·208 syf.··
2025 18. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 06 Eylül 2025 15:51
Metin, Joseph Conrad'ın 1897 yılında yayınlanan, adı Narcissus olan bir İngiliz kuru yük gemisinde insanın trajik yazgısını, kimlik arayış ve tartışmalarını, ilişkilerdeki psikolojik ve sosyolojik tutumunu ele alan uzun hikayesidir. Bu hikayesiyle kendisi de bir denizci olan ve bundan dolayı denizdeki hayatı çok yakından tanıyan Conrad, yaşadığı çağın, yani Viktorya Dönemi İngilteresi'nin insan hakları, işçi ve ticaret politikalarını gemi metaforuyla eleştirir. Viktorya döneminin sonlarında İngiltere, artık hem teknolojik ilerleme ve sömürgecilik hem de kültürel gerilimlerin yaşandığı bir ülkedir. Bu bağlamda hikâye, ismiyle birlikte okurun zihninde bir açımlama yaratır. Bu açımlama hem mitolojik hem de çağdaş bir açımlamadır. Çünkü hikâye, isminde hem "zenci" kelimesini hem de "Narcissus"u barındırır. Hiçbir okur bu metne kadar bu iki kelimeyi yan yana düşünmemiştir ki hangi zenci narsist olabilir? Bu yüzden bir zenci ancak Narcissus'un zıttı olur ve onun öteki yüzünü ona yansıtır. Bu açıdan Conrad, gemiye Narcissus ismini seçmesiyle insanlığın benlik algısının alegorisini kullanıyor ama zenci kelimesini bir ötekinin yansıtması yaparak. Narcissus miti, Avrupalı öznenin kendine dönük bakışını, sömürgeci arzuyu ve kendi kırılganlığını açığa çıkarır. Gemi mürettebatı ya bu ötekiyle kucaklaşacak ya da Narcissus gibi suya gömülecektir. Burada Conrad'ın insanlığa karşı bakış açısının izleklerini süreriz. Conrad, bir sömürge İmparatorluğunda yaşayan kişilerin insan oluşu, ancak ötekiyi anlayarak, onunla kucaklaşarak ve sömürüye karşı gelerek ulaşabileceklerini düşünür. Trgedyalardaki metaforları kullanmayı çok seven Conrad, "gemi" metaforu ile de dünyayı imler. Kısacası ya hep beraber batacağız ya da hep beraber kurtulacağız. Hikaye eve dönüş yolculuğuna hazırlanan geminin
Edebiyat
Narcissus'un ZencisiJoseph Conrad · Can Yayınları · 2021269 okunma
Reklam