İçimde ölü bir yazar var, yazdığı kitapların bir satırını bile okumayan, artık istese de okuyamayacak olan, sağ elinin işaretparmağı sigara sarısından mürekkep moruna dönmüş, tırnakları hâlâ uzayan, apışarası terli, cümleleri kederli bir yazar. Arada bir, gündüz düşlerime geliyor, ne yazdığımı soruyor, anlattıklarımı dinlemeden gidiyor.
Bir kitap, içindekileri unuttuğunuz zaman küsmez size. İnsanlar öyle midir ya! ("İnsanlar öyle midir ya!" demeyi çok severim. Bayılırım işaretparmağını sallayıp okuma gözlüğünün üstünden bakarak tatlı tatlı ders veren yazarlara.) İnsanlar öyle midir ya; adlarını, karılarının, çocuklarının adlarını, işlerini, son karşılaşmanızda konuştuklarınızı, oturdukları semti, içtikleri sigarayı, tuttukları futbol takımını, kendileriyle ilgili her şeyi hatırlamanızı beklerler sizden. Birini bile unutmanız kötü dost damgası yemenize yeter. İnsanlar damgalar. Yüzlerini hatırlamanız yeterli değildir, içlerini ezberlemiş olmanız gerekir. Oysa kitaplar...
Biri beni dinlesin istedim," diyor. "Biri, otursun karşıma, izah beklemeden bütün hayatımı dinlesin istedim. Hayatıma dair ne varsa birinin zihnine kusayım ve kurtulayım istedim.
Sevgilim. Gecenin bir yarısı öldüm ben. Nedenini anlayamadım, sana söylerler mutlaka. Salondaki kanepede, defterim kucağımda, şu yolunu bulamamış öyküyle uğraşırken öldüm. Özür dilerim, öyküyü tamamlayamadığım için. Özür dilerim, yazdığım son cümle bile yarım kaldığı için. Buraya kadarmış, benim son öyküm olmayacakmış. Şundan emin olabilirsin, istemeden öldüm. Ama yine de özür dilerim, seni erken bıraktığım için. Aslına bakarsan, o sevmediğin duygusal yönüm, elimde kalemle öldüğüm için mutlu olmam gerektiğini söylüyor. Üstelik bir de o son sözlerin var geride, "Yarın sabah öp beni," derken gülümsemen var. Bir konuda için rahat olabilir yani: Mutlu öldüm ben, hatta mutluluktan öldüm ben.