Kendi içimizde bin parçaya bölünmüş haldeyiz. Eylemlerimiz, düşüncelerimiz ve duygularımızın her biri başka yöne gitmek istiyor.
Aklımızla kalbimiz, inancımızla eylemlerimiz sonu gelmeyen bir çatışma halinde. Üstelik her birinin kendi içinde de bir bütünlüğü yok. Kendi iç dünyamıza giderek yabancılaşmaya başlıyoruz bu yüzden.
Huzurumuz yok çünkü yeterince net değiliz. Duygularımızı ve düşüncelerimizi açık bir şekilde ifade etmeyi bilmiyoruz. Veya bunu tercih etmiyoruz.
Sevdiğimizi veya sevmediğimizi net bir şekilde söyleyemiyor, istemediğimiz şeylere açıkça hayır diyemiyor, aklımızdaki soru işaretlerini muhatabımızla paylaşamıyor ve birçok şeyi kendi içimizde yaşamayı seçiyoruz.
Fırtınalı bir suskunluğa dönüşüyor iç dünyamız. Susmayı ya da sözü dolandırmayı, bahane bulmayı, gerçek duygu ve düşüncelerimizden daha farklı şeyler söylemeyi tercih ediyoruz.
Hem iç dünyamız zehirleniyor, hem de ilişkilerimiz soğumaya ve bozulmaya başlıyor.