Yeni nesil "İslâmcı"ların imtihanları, eski dönemlerden elbette farklı olacak. Ama öncülerin yaktığı ışık, hiçbir zaman sönmeyecek ve ufuklardan eksilmeyecek.
Bilimciliğin 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında kazandığı zaferden bu yana, mantık ve rasyonel sorgulama olarak aklın kutsanmasının sebebi, eşya ve hadiselerin, terimin Kadim Yunan'daki anlamında "hakikatini kavramak" istememiz değil, rasyonel bir düzenin, dünya üzerinde tam bir kontrol sağlamamıza yarayacağına duyduğumuz inançtır. Değer yargılarımızı, eğitim sistemimizi, siyasî düzenimizi ve günlük hayatımızı tanımlayan araçsal rasyonalite, kontrol, öngörülebilirlik ve hâkimiyet için kullanışlı bir gerekçe sağlar ama büyük ölçüde sahte bir güvenlik, memnuniyet ve tatmin duygusu verir. Bu rasyonalite anlayışı eşyanın, bir kullanım değeri olduğu için anlamlı, önemli olduğunu ileri sürer. "Rasyonel" olan "yararlı" olandır. Artık şeylerin içkin akledilebilirliği veya "rasyonalitesi" yoktur, sadece istediğimiz şekilde kullanmakta özgür olduğumuz kullanım değerleri vardır.
Oysa bazı şeylerin kendi zâtında kıymetli ve önemli olduğunu bu çağda hatırlamak, sahih bir tefekkür ameliyesinin temel görevi olmalıdır. Düşünmek, her tür kâr-zarar ve fayda mülahazasından önce, insanın kendini gerçekleştirmesi için gereklidir. Felsefî anlamda "kendinde şey"i yok eden ve her şeyi metalaştıran bir dünyada iyinin, doğrunun, güzelin, inancın, sevginin ve dostluğun yaşaması imkânsızdır.
Kant, Aydınlanma'yı "insanın kendi kendine dayattığı vesayetten kurtulması" olarak tanımladı. "Vesayet, insanın kendi anlayışını, bir başkasının yönlendirmesi olmadan kullanamamasıdır." İnsanlık tarihini şekillendiren baskı ve cehaletin çoğuna, insanın kendi toyluğu neden olmuştur.
Sıcak bir yaz günü, dilediğim caminin şadırvanında rahatça abdest alıp serinleyebilmek... Cemaatle namazı camide eda ettikten sonra, bir köşeye çekilip Kurän okumak... Ezan sesi duymak... Evladımı, küçücük yaşlarından itiba ren Kur'an eğitimine yönlendirmek... Evimin ve ailemin mahremiyetini, kendi ahlakıma ve örfüme göre koruyabilmek... Dostlarımla istediğim mekânda buluşmak ve sohbet etmek... Canımın istediği yere seyahat edebilmek... Pasaport alırken veya yurtdışına çıkarken rutin prosedürler dışında bir engele takılmamak... Dilediğim şekilde okuyup yazabilmek...
Doğu Türkistan'ın tarihi şehirlerini adımlarken, yukarıda sıraladığım türden nice "sıradan" nimetin neredeyse hiç farkında bile olmadığım gerçeğiyle yüzleştim. Oysa bunlardan sadece birinin dahi şükrünü hakkıyla eda edebilmek mümkün değildi.
Bu vesileyle bir kere daha fark ettim ki, Türkiye, dünyanın en özgür ülkesi. Hatta başıboşluk seviyesinde bir özgürlük ve rahatlık var. Sokaktaki sıradan insanı bir kenara bırakırsak, Türkiye Müslümanlarının bile bu özgürlük ve rahatlığın kıymetini yeterince bilemediğini düşünüyorum doğrusu. Doğu Türkistan'daki boğucu atmosferi tadınca, ne kadar az çalıştığımız ve ne çok tembellik ettiğimiz hakikati yüzüme bir tokat gibi çarptı.
İstanbul'a dönüş yolculuğu boyunca ve döndükten sonra, özgürlüğün bizatihi kendisinin başlı başına bir nimet olduğu gerçeği, aklımdan hiç çıkmadı. Seyahati takip eden haftalar boyunca, gittiğim her cami aklıma Kaşgar, Yarkent, Hoten ve diğer şehirlerdeki esir Müslüman mabetlerini getirdi, mahzun ve mahcup oldum.
Mezarlık bahsinde Uygurların gündelik hayatına dokunan bir başka konu da, ölülerin nasıl ve hangi usullere göre defnedileceği meselesi. Zira "eğitim kamplarına alınan Uygurlar arasında suçu "İslami cenaze törenine katılmak ve okunan Arapça duaya eşlik etmek olanlar da var.