"İlk gençliğimizde yalnızca tutkuyla severiz, bu yüzden de yalnızca kusursuz insanları severiz. Ama tutku sisi kısa sürede yavaş yavaş azalmaya, ya da aklın parlak ışıkları sis perdesini delip geçmeye başlar ve biz tutkuyla sevdiğimiz kişiyi üstünlükleri ve kusurlarıyla gerçek görüntüsü içinde görürüz; bazı kusurlar beklenmedik bir şey olarak açık, abartılı bir şekilde gözümüze batar, yeni bir şeye karşı merak duyguları ve başka bir insanda da kusursuzluğun olabileceği umutları bizi, tutkumuzun önceki hedefine karşı sadece soğuk davranmaya değil, aynı zamanda nefret etmeye de iter ve biz hiç pişman olmaksızın onu bırakır, yeni bir kusursuzluk aramak için ilerleriz."
Güvenmek, insanı yeri geldiğinde zayıf bırakan bir şeydi. Hatta sevmekten bile daha güçlüydü güvenmek. Bu kadar güçlü bir kavramın seni hem ayakta tutacak,hem de düşürecek şey olması çok trajikti.
Birine onu sevdiğinizi söylemek, belki de çok büyük bir şeymiş gibi görünmeyebilirdi. Ama benim için böyle değildi."Sevmek"kelimesini insanların en basit haliyle kabul edip neredeyse her gün birbirlerine söyledikleri için değerini yitirmişti sanki. Aynı şekilde "aşk" kelimesi de böyle harcanıyordu.
Hep imkansızı mı severiz hayatta?
Ulaşamayacağımız, neden her zaman daha çekici?
Mutlu olmak istediğini söylese de, insanoğlu trajik bir şekilde hep acıya yönelir. İmkansız olduğunu bile bile sevmek, acıyla karışık haz duygusuyla gelir bizlere.