Başını çevirip nefesini Judith'in kulak kıvrımlarına doğru bırakıyor; gücünü, sağlığını, her şeyini, bu nefesle ona veriyor. Sen kalıyorsun, diye fısıldıyor, ben gidiyorum. Bu sözcükleri kardeşine iletiyor: Hayatımı sana vermek istiyorum. Al, senin olsun. Sana veriyorum.
"Ben de seni görmeye devam edebilmek için," diyerek geriye doğru bir adım atıyor kocası, "geri geri yürüyeceğim."
"Ta Londra'ya kadar mı?"
"Gerekirse."
Agnes gülüyor. "Hendeğe düşersin. Araba çarpar."
"Olsun."
Judith onun yarısı,ikisi bir cevizin iki yarısı gibi birbirlerine bağlılar. O olmazsa Hamnet eksik kalır, yitip gider. Judith'in koparılıp alındığı yerdeki yara ölene kadar kapanmaz. Onsuz nasıl yaşar ki? Yaşayamaz. Kalbe ciğerler olmadan yaşamasını, ayı gökyüzünden koparıp alarak yıldızlara onun yerini almalarını söylemek, arpanın yağmursuz büyümesini beklemek gibi bir şey olur bu.
"Onunla ilgili bir gerçeği görmeni istiyordum, gerçek cesaretin ne olduğunu görmeni istiyordum, gerçek cesaretin eli tüfekli bir adamla ilgisi olmadığını. Daha başlamadan yenildiğini bile bile başlamak ve her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar devam etmek olduğunu. Nadiren de olsa bazen kazanırsın. Bayan Dubose kazandı, kırk sekiz kilosunun kırk sekizini de kazandı. Hiç kimseye, hiçbir şeye bağımlı olmadan öldü. Hayatında tanıdığım en cesur kadındı."