Giriş Yap

Harper Lee

Yazar
8.4
16,5bin Kişi
61,9bin
Okunma
2.189
Beğeni
44,6bin
Gösterim
Reklam
·
Reklamlar hakkında

Hakkında

Nelle Harper Lee (d. 28 Nisan,1926) ABD'li yazar. Alabama doğumlu olan yazar Harper Lee, Huntington Koleji ve Alabama Üniversiteleri'nde okudu. Bir süre Alabama'nın Oxford kentinde eğitim gördükten sonra, Eastern Air Lines'ta işe girdi. Birkaç kısa hikâye yazan Lee, 1960 yılında ünlü Bülbülü Öldürmek romanını yazdı. Yazarın tek romanı olan bu eser çok başarılı bulundu, büyük başarı kazandı ve filme çekildi. Ancak Harper Lee bir daha roman yazmadı. Fakat 3 Şubat 2015 tarihinde yaptığı açıklamayla, Go Set a Watchman adlı yeni romanının 14 Temmuz 2015 tarihinde yayımlanacağını duyurdu. Bülbülü Öldürmek kitabının devamı niteliğindeki roman, ilk romanın 20 yıl sonrasında yine Alabama eyaletinde geçmekteydi ve ilk eserdeki küçük çocuğu büyüdükten sonra, siyahların verdiği mücadeleye verdiği destek etrafında gelişen bir örgüye sahipti. "Bülbülü Öldürmek" ilk yayımlandığında satış rekorları kırdı ve yazarını kısa sürede üne kavuşturdu. 1961 Pulitzer Edebiyat Ödülü kazandı, bir yıl sonra Gregory Peck'in başrolünü oynadığı bir filmde beyazperdeye aktarıldığında da Oscar aldı. Bu romanın böylesine büyük başarı sağlamasının nedeni, olayların çocuk ruhuna ve hayal gücüne uygun bir şekilde değerlendirilmesiydi. Truman Capote'nin çocukluk arkadaşı olan Harper Lee, Capote (2005) filminde bu rolüyle Oscar adayı olan Catherine Keener, Infamous'ta ise Oscar ödüllü Sandra Bullock tarafından canlandırıldı. (2006)
Tam adı:
Nelle Harper Lee
Unvan:
ABD'li Yazar
Doğum:
Monroeville, Alabama, ABD, 28 Nisan 1926
Ölüm:
Monroeville, Alabama, ABD, 19 Şubat 2016
Reklam
·
Reklamlar hakkında

İncelemeler

Tümünü Gör
355 syf.
Son zamanlarda sıklıkla rastladığım bir kitaptı Bülbülü Öldürmek. Bir modern klasik fakat daha çok ‘klasik’ tadında. Neredeyse yarısına yakın bir kısmının Oliver Twist vasatlığında olduğunu söyleyebilirim. İkinci bölüm beni kitaba bağlayan etken oldu ve sonuç olarak beğendim. Kitap, 1930’ların Alabama’sında geçiyor. 9 yaşındaki bir kız çocuğu olan Scout’un ağzından anlatılan roman, daha sade ve anlaşılır bir hale bürünüyor. Scout’un abisi Jem, yakın arkadaşı Dill ve avukat babaları Atticus’un çerçevesinde oluşan bir hikaye... Bülbülü Öldürmek salt ırkçılık üzerinden yorumlanan bir kitap olarak düşünül-memeli; yaşanan bunca trajik olaylara karşı “kapalı ve kör olan” insanların sıradanlaşmasını; “Önyargılı” olmadığını düşünen kitlelerin içten içe bu önyargıyı benimsemelerinin nahoşluğunu düşündürtmeli… İki bölümden oluşuyor kitap. Birinci Bölümde olayları ağzından dinlediğimiz minik Scout ve Jem’in Dill ile tanışıp birlikte geçirdikleri yaz tatili ve sonrasında okulların açılmasıyla başlayan süreci kapsıyor. Oldukça sıradan ve büyük beklentiyle başladığım kitabı okumama pişman ettiren bir bölüm olduğunu söylememde fayda var. Yüksek beklentinin en büyük sebebi yorumlanan kitabın dozunda olmayan övgüler olduğu gerçeği ortada. Sanırım kitap incelemelerini artık sınırlı okumaya özen göstereceğim. Haksız bir tecavüz suçundan dolayı yargılanan bir zenci olan Tom Robinson’ı savunan Jem ve Scout’un avukat babası Atticus’un yaşadıkları olaylar ve bunu çocuklara yansıtma şekli, kitabın çözümlenmesi için ana taşlardan. Atticus gerçekten çok sağlam ve güçlü bir karakter. Haksızlığa karşı başını eğmeyen, önyargıları benimsemeyen, insanları olduğu gibi kabul eden, empati yapmayı ödev sayan, çocuklarına bunları aşılamaya çalışan, mesleğine ve hayatına pozitif, sabırlı ve kararlı müthiş bir karakter. Romanda beni en çok etkileyen kişi Atticus’tu kesinlikle. Beni en çok düşündürten şeylerden biri Önyargı oldu. İnsanların peşin hüküm vermeleri. Benmerkezcilik. Sürü psikolojisi. İnsanları yargılamak… İnkar ederiz ama sürü psikolojisinin içerisindeyiz. Siyahi olmasından dolayı mahkeme tarafından tecavüz suçuyla yargılanan Tom Robinson’ı ezen kitlelerin parçalarıyız, farklı renklerde ve farklı tonlarda olarak. Kendi kendimizin düşündüğü söylenebilir mi? Başkaları gibi düşünüyoruz. Bir topluluğun kabul etmediği görüş, bizim kabul etmediğimiz bir görüş ise, derhal bizim görüşümüzün yerini çoktan almıştır bile. Bu kendine güvensizlikten ileri gelmiyor. Başkalarının ortaya attığı beyin fırtınası ürünü olan fikirleri kendi süzgecimizden geçirmemekten ileri geliyor. Şöyle bakıyoruz: Fikri ortaya atananın konumu, mesleği, varlıkları vs vs. Bu bizim irademizin önüne geçmemeli. Önüne geçtiği takdirde Önyargılar, değişmez devinimler ve benmerkezcilik bizi kendi meskenimiz içerisinde boğmaya devam edecek ve ırkçılıkla benzer nitelikli kötülüklerle yüz yüze gelmeye devam edeceğiz. Bir kitap, böylesine bir kitap bu gibi şeyleri düşündürtmeli, düşündürmek için vesile oluyor da. Atticus’a hayran kaldığımı söylemiştim. Mesela kasabanın yargıcı, tecavüz suçuyla yargılanacak olan Tom Robinson’un avukatı olmasını istediğinde onu reddetmiyor. Bütün kasabanın kendisine ve ailesine cephe alacağını bilmesine rağmen bunu kabul ediyor. Hatta çocuklarının kasabalıların etkisinde kalmasından, korkmasına rağmen ilkelerine sahip çıkarak bu davayı almayı kabul ediyor. Atticus Finch, unuttuğumuz, en temel insan hakları kuralını hatırlatıyor bizlere; Renkleri, dilleri, dinleri, cinsiyetleri, cinsel yönelimleri, ırkları ne olursa olsun bir insanı diğer bir insandan üstün kılacak hiç bir neden yoktur. Olayları ve hayatı küçük bir çocuğun bakış açısından görmek, “büyük”lerin algısındaki kusurları daha net fark etmemize yarıyor. Çünkü bir çocuğun gözünden baktığınızda olayları daha saf, temiz ve içten pazarlıksız görürsünüz. Daha çözülebilir hale gelir her şey. Scout. Küçük bir çocuk, romanı daha anlaşılabilir, çözümlenmesi kolay kılıyor. Basit olanı düşünmek her zaman zordur derler; bunun yanında çocuk saflığında temiz olmak da zor zanaat. Basit olan şeyler ne kadar zor oluyor bazen. Öyle ki zor olanı yapmak için sarf edilen çabadan bile bazen daha büyük olabiliyor. Aslında her şey çok basit, evet gerçekten basit, birey veya toplum olarak zoru seçen bizleriz. Kitapta dikkatimi çeken güzel bir pasajı anımsıyorum. Mahkeme salonunda Tom Robinson'un konuşma tavrının kötü olmasından sıkılarak dışarı çıkar Dill, hiç kimsenin bir başkası ile bu şekilde konuşmaya hakkı olmadığını bilmektedir. Karşılaştıkları Bay Raymond Şunları der: "Hissizleşme’ye başladığımı üzülerek fark ettim. Artık bir savaşta anlamsızca hayatını yitiren bir insan için samimi olarak eskisi kadar üzülemiyorum." "Ölüm" kelimesini duyunca insan irkilir, ailesi gelir aklına, sevdikleri, değer verdiği en yakınındaki kişiler film şeridi gibi geçer önünden. Geçerdi, artık öyle de olmuyor Canetti'nin ölümü yok saymayışı gibi değil bu, başka bir şey. Hissizleşmek. İnsanın başına bir kötülük geldiği zaman mı hislerinin alevlenmesi gerekiyor. Benmerkezciliğinden bahsetmiştim. Çağımızı saran büyük hastalık. Hissedebilmek ve duyumsamak, bizi hissizleştirmeden; başımıza gelmeden gerçekleştirilmeli, bizi duygularımızın kontrolü altına almalı. Tıpkı Atticus gibi. Bencillikten sıyırılıp, Empati yapmak çemberimizde olmalı... Yaşanan acılara, adeletsizliklere, eliyle olmasa bile diliyle, diliyle olmasa kalbiyle karşı koyabilmeli... Körelmenin nasıl yüz tuttuğunu kendimde hissettim son sayfayı çevirirken. Bir kitap bazı şeyleri, unutulan birtakım şeyleri hatırlatmalı...
·
9 yorumun tümünü gör
Reklam
·
Reklamlar hakkında
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.14