Etiyopya kökenli kahve 15. yüzyılda Yemen’de yetiştiriliyordu. Arapça ismi kahva aslında İslam’ın yasakladığı şarap için yapılan şiirsel bir yakıştırmaydı. Alkolsüz kahve Sufi dervişlerinin yaygın olarak kullandığı ve toplumsal olarak kabul gören bir uyarıcıydı. 16.yüzyılın sonlarında çekirdekleri Venedik’te tıbbi amaçlarla kullanılıyordu. 1640 yılına gelindiğindeyse kahve artık Venedik’te, ileride Avrupa’nın ilk cafelerine dönüşecek özel dükkanlarda kavruluyor, demleniyor ve servis ediliyordu.
19.yüzyıl kazı ekipleri yaptıklarını haklı çıkarmak isterken geçmişin ihtişamı ile bugünün sefaleti arasındaki farkı olduğundan büyük gösterdiler. Arkeolojik ve sömürgeci belgelerin ortaklaştığı bu bağlam, geçmişteki topluluklar ile bölgenin mevcut sakinleri olan topluluklar arasındaki ecdat ilişkisini koparmayı hedefliyordu. Bu rastgele bir gözlem değil, bir taktikti. Bu sayede Avrupalılar, gün ışığına çıkardıkları kültürlerin gerçek mirasçıları ve sadık hizmetkarları olduklarını iddia ettiler.
Tarla işçisi ve çobanların sayısı arttıkça insan üremesi toplumsal devinimi sağlayan birincil unsur olmaktan çıktı; böylece ona adanan ritüeller, mimari ve kült nesnelerden oluşan tüm yapı da önemini yitirdi. Simgesel iktidar evden, kadının mistik bedeninden uzaklaşarak yeniden toprak sahipliğine ve mirasa odaklandı. Eril iktidar ve statü sembolleri merkeze yerleşti.