"Gerçek", bireyin kendi anlam verme sistemi içerisinde olayları, ilişkileri, olguları algılamasıyla oluşan bilgidir. Bireylerin algılamaları birbirinden farklı olacağından, tek tek her bir " bireyin gerçeği" bir diğerinden farklı olacaktır. Aynı biçimde, çocuğun gerçeğiyle yetişkinin gerçeği arasında da farklar vardır. Her ikisi de kendi algılamasının gerçek olduğunda ısrar edecektir.
...
Ama bireylerin algılarına dayalı gerçeklerin arkasında, ancak düşünce yoluyla hayal edebildiğimiz bir hakikat vardır. Hakikat, insan düşüncesinin ötesinde, sembolik olarak söyleyecek olursak, "Tanrı" nın mutlak algılaması içinde oluşmuş bilgidir. İşte, öğretmenin anlamaya çalıştığı, kendini adadığı, ulaşmaya çalıştığı esas hakikat budur.
Hakikat evrenseldir. Bireylerin bilgisinin üstünde, "Tanrısal bilgi" dir. Öğretmen bu evrensel bilgiyi merak eder, onu anlamaya çalışır, bu bilgiye ulaşmaya kendini adar. Hakikat sevgisi onun içinde yatan, hiç sönmeyen bir mum gibidir; sürekli ışık verir, onun ruhunu canlı tutar.
Eğer denge kurulursa, öğretme ve öğrenme hayatın birbirinden farklı iki gerçeği değil, tek bir gerçeği haline gelir. İnsan öğretirken öğrenir ve böylece öğrencilik ve öğretmenlik rolleri sürekli değişir. Dolayısıyla öğrenme ve öğretme, hayatın devam eden gerçeğidir. İnsan öğrenerek ve öğreterek yaşar.
Genel olarak insana ve özelde de çocuğa, öğretmene ve anne babaya dair geçmişte var olan önkabullerin ve varsayımların, bugünkü algılamalarda gömülü olarak varlıklarını devam ettirdiklerini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız çağda, eski dönemlerdeki anlayışların yeni tezahürlerine rastlayabiliyoruz.
Nobel Ödülü'ne layık görülen bir bilim insanı, ödülü kazanmasının nedenini şöyle anlatıyordu: "Arkadaşlarımın anneleri ve babaları çocuklarına hep 'bugün öğretmeninin sorduğu soruları doğru cevaplayabildin mi?' diye sorarlardı. Benim annem ise 'bugün öğretmenine yeni bir soru yöneltebildin mi?' diye sorardı bana..."