-Sen değil misin hişt hişt diyen ?
-Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları...
-Hişt Hişt
-Hişt Hişt
-Hişt hişt
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı... Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı... Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte. Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
- Hişt, dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
- Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım.
-Köyünüz güzel ama... -
-Gününe bağlı. Güzel günü olur cıgaran, paran varsa... Ocak yanarsa, çorba pişerse, yük çıkarsa... Tıngırın varsa... Keyfin gıcırsa...
-Doğru, her şey şarta bağlı şunun şurasında. -Şartsız şurtsuz yaşayanlarda var.
- Var, var ama...
- Ölüm de var arkadaş, ölüm. -Şu köşkün sahibi de ölecek. -Şu horoz da.
-Göğsüne vurdu:
Şu ben de.
Yüzüme baktı:
-Şu sen de...
-Doğru, doğru ama, dedim, yine de fark var. -Nede? Ölüden ölüye mi? dedi.
Şaşkınlığıma geldi.
- Öyle ya, dedim.
- Yok, dedi, yok. Ölüden ölüye fark yok; canlıdan canlıya var.