Melike Demirci

Melike Demirci
@Melikedem
6 Nisan
74 okur puanı
Ekim 2019 tarihinde katıldı
Dinginlik ve huzur diledim bir süre evvel. Ne dilediğini bilerek dilemeli isteğini. Sonuca giden yolun nasıl bir yapıda olduğunu öngörmeli, dilek sahibi. Ancak yapıyı öngörebilmek mümkün değildi. Dinginlik ve huzur.. Dileğin gerçekleşmesi için karıncaların ansızın yola koyulabileceği. Yalnızca kendine dönmek getirir, dinginliği. Bir bez parçası kapamış, gözlerini. Bir sukhasana oturuşu, bir secde duruşu. Karıncaların bez parçası arkasında takip ediyor, düşünce yıldızlarını. İşte orada tek başına bekliyor, kendinin bir parçası. Hoşgeldin, hoşgeldin, nerelerdeydin? Özür dilerim uzaklarda, seni göremedim. Artık buradayım, deli değilsin. Sık sık uğra, çünkü çok canım sıkılıyor. Ağlama, sakın ağlama, deli değilsin. Özel biri de değilsin. Yalnızca biziz, kendimiziz. Şimdi gidiyorum, yine uğra. Elveda..
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Anlatacak çok şey, anlatamayacak 0 kelimem vardı. Kafamda hiçbir düşünce, yüklem taşımıyordu. Yazabiliyordum, evet. Düşünmek ve yazmak farklı şeylerdi. Düşünmek, müzik dinlemek gibiydi. Dilini bilmeden hissetmeye çalıştığın yabancı dildeki o şarkıyı, anladığını zannettiğin duygular karmaşası. Yazarken ellerinle alışılmış bir güdüsellikle tamamlar, düşünürken hisler ve komut verilecek biyolojik bir mekanizmayla çatışarak ilerlerdin. Yazarken virgül ve noktalara dikkat eder, düşünürken kuralsızlıklara aldırış etmeden yumak olmuş bir ip topu kadar serbest ve özgürdün. Sesle ifade etmekten bahsedemem bile. Ne yazmak kadar cesur ne de düşünmek kadar açık seçik olabilirdin. Her şey katman katman gözünün önüne serilir, karşındakine binbir ifadeyle ses dalgaları yardımıyla aktarmaya çalışırdın. Devasa bir karmaşa. İnsan olmanın ağırlığını taşıyordum. Virgülün uzatılmış kopçası bile bedenime ağırlık veriyordu. Anlatacak çok şeyim, anlatamayacak 0 kelimem vardı. Sonsuz bir evrene hapsolmuş, küçücük bir bilinci taşıyordum. Karamsar ve hayalperest ruhumun laneti, bana bahşedilmişti. Serpilip dağılması gereken tüm hücrelerim, tek bir yere kaskatı bırakılmış gibiydi. Kafamda yankılanan tek bir düşünce, sonu getirecek, noktayı koyacak tek bir cümle vardı: Kendini hatırla! Kim olduğunu hatırla!
Çaresizliğim en saf haliyle, yangını körüklenen birbirine yapışık ve öylesine üreyen otlarla dolu bir ormanda, daha da alevlenerek yükseliyordu. Yangınlar, ormanın kendi özüne dönmesi için bir değişim kıvılcımı olmasına vesileydi, bunu hepimiz bilirdik. Köklü bir değişim için bir kıvılcım çıkmalıydı. Belki yerdeki cama çarpan bir güneş, belki oralardan geçmiş bir insan izmariti, belki sönmeyen mangallar, belki de ormanı kavuran sıcaklardı. Öze dönülecek olan o yangın, elbet bir gün çıkmak zorundaydı. Orman yangınları esnasında yalnızca öylesine üreyen kuru otlar değil, verimli topraklar ve meyve veren ağaçlar da yanardı. Değişimin kaçınılmaz kanunuydu; kurunun yanında yaşın da yanması. Değerli görülen de yanacaktı, öylesine üreyen de. Değişim, iyi bir şey demek miydi? Asla. Değişim, iyi ile kötünün birbirini harmanladığı sonucunda iyi ya da kötü sonuç veremediği yalnızca bir eylemdi. Çünkü işin sonunda öylesine var olan ot da kaybolacaktı, meyve veren ağaç da. Tekrar baştan başlamak için ise çok emek harcanırdı. Yeniden doğuşu anlatan yangınlar, değişimin acı dolu hikayesini görmezden gelirdi. Öylesine var olan otların acı hikayesi nedir, hiç düşünmüş müydünüz? -Melike Demirci
Konuşmayı pek sever ama asla konuşmadı. En sevdiklerinden bile göz kaçırırken, hep boşluğa bakıyordu. Kafasının içi ıssız ve büyük bir sessizliğe bürünmüştü. Etrafında yalnızca nefes sesleri vardı. Kelimeler boğazından çıkmadan yukarı akıyor, zihnindeki kelimelerle yumak oluyordu. Zamanların birinde, söylenecek söz bulunmazdı. Çaresizlik ve acı dört bir yanı sardığında, varlığın gücünün yetersizliği keşfedildiğinde, aniden yok oluşlar görüldüğünde, uzaklardan yakına korku ve dehşet düştüğünde, kalabalıklar sessizleştiğinde, varoluşun kendisi meseleyse, kelimeler susardı çıkamazdı. Koca bir yumru, gerçekliği içine çeken süpürgenin etkisiyle acıyı toplayıp hançer gibi sapladığında rüyadan uyandırdı. Şiddetli baş ağrısı, yiten acının tortusu sayılırdı. Günler sonra ilk kez konuşmaya başladı: Buldum! Mesele dedi, kendi kendine. Mesele, ölüm değildi. Mesele, hiçbir zaman yok oluş olmadı. Mesele, varlıktı. Var olmaktı. Yok oluş, varlığın zerreliğini gözler önüne sermek için vardı. Şöyle uzunca bir derin nefes aldı. Göğsünü tutarken bu kadarım işte, dedi. Gökyüzüne baktı. Tüm bedeni kum gibi dağılarak havaya karışmaya başladığında, Dünya üzerindeki yerinin giderek küçüldüğünü anladı. Yaşamı kapsayan değerlerin, yerinle bir ilgisi yokmuş, dedi. Çünkü, ben zerreyim. Esasında, hiç kimseyim. Yalnızca var olur ve nefes alırken birden toza dönüşebilirim! -Melike Demirci
Seçimlerimizi yaparken sürecin hangi aşamasında olduğumuzun bir önemi var mıydı? Çok içten tutulan dileğin, hangi karmaşık durumda gerçekleşeceği dilek tutulurken bilinebilir miydi? Karar aşaması, yolun virajlı bölümü demekti. Karar verilirken çevrilen direksiyonun hangi yöne gideceğini, kişi kendisi seçmek isteyebilirdi. Peki ya, olasılıklar arka koltukta otururken kulağınıza hangi yöne gideceğinizi fısıldıyorsa.. Direksiyonu tutan kişi gerçekten de rotayı kendi başına oluşturabilir miydi? Fısıltılara kulağını kaptırmış olan şoför, yola en yakın olan kişi olsa da doğru yolu görebilir miydi? Hepsi bir muamma.. Düz gidilen yollara konulmuş ara sokakları, şoförün kendisi yapmış olamaz dedi, fısıltılar. Ara sokakların içerisine yerleşmiş yaşamları başkaları seçer, demişti. Tamam da öyle olsaydı, direksiyonu tutmanın ya da sağa sola çevirmenin anlamı kalır mıydı dedi, şoför. Hepsi bir muamma dedi, fısıltı. Hepsi bir muamma… -Melike Demirci