Konuşmayı pek sever ama asla konuşmadı. En sevdiklerinden bile göz kaçırırken, hep boşluğa bakıyordu. Kafasının içi ıssız ve büyük bir sessizliğe bürünmüştü. Etrafında yalnızca nefes sesleri vardı. Kelimeler boğazından çıkmadan yukarı akıyor, zihnindeki kelimelerle yumak oluyordu. Zamanların birinde, söylenecek söz bulunmazdı. Çaresizlik ve acı dört bir yanı sardığında, varlığın gücünün yetersizliği keşfedildiğinde, aniden yok oluşlar görüldüğünde, uzaklardan yakına korku ve dehşet düştüğünde, kalabalıklar sessizleştiğinde, varoluşun kendisi meseleyse, kelimeler susardı çıkamazdı. Koca bir yumru, gerçekliği içine çeken süpürgenin etkisiyle acıyı toplayıp hançer gibi sapladığında rüyadan uyandırdı. Şiddetli baş ağrısı, yiten acının tortusu sayılırdı. Günler sonra ilk kez konuşmaya başladı: Buldum! Mesele dedi, kendi kendine. Mesele, ölüm değildi. Mesele, hiçbir zaman yok oluş olmadı. Mesele, varlıktı. Var olmaktı. Yok oluş, varlığın zerreliğini gözler önüne sermek için vardı. Şöyle uzunca bir derin nefes aldı. Göğsünü tutarken bu kadarım işte, dedi. Gökyüzüne baktı. Tüm bedeni kum gibi dağılarak havaya karışmaya başladığında, Dünya üzerindeki yerinin giderek küçüldüğünü anladı. Yaşamı kapsayan değerlerin, yerinle bir ilgisi yokmuş, dedi. Çünkü, ben zerreyim. Esasında, hiç kimseyim. Yalnızca var olur ve nefes alırken birden toza dönüşebilirim!
-Melike Demirci