"...Benim gibi hisseden başkalarını bulma ihtiyacım vardı. O yüzden böyle insanları aramak yerine, böyle insanların aradığı kişi olmaya karar verdim; elimi yukarı kaldırıp 'Buradayım!' diye bağırırdım. Böylece belki birileri el salladığımı fark eder, bende kendilerini görür ve yanıma gelir, biz de birbirimizin varlığıyla rahatlayabiliriz diye umuyordum." İşte bu kitabı okumaya devam etmeme sebep olan sözler bunlardı.
Her insan yanında bir sıcaklık, anlayış, destek ve sevgi barındırmak ister çünkü yaradılışımız böyledir; neticede hepimiz sosyal varlıklarız. Anlattığımızda duyulmak isteriz; beklediğimizde görülmek ve olmadığımızda bile anılmak isteriz. Bu, önemsenme ihtiyacımızdır. Varlığımıza bir anlam ve kanıt yüklememizi sağlar tüm bunlar. Ancak gözden kaçırdığımız bir nokta vardır: Sağlıklı bir zihin işleyişine sahip bir insan için bile tüm bunları görebilmek ve bunlara tutunabilmek oldukça zorken, depresyon ve anksiyete gibi bazı bozukluklara sahip insanlar için bunları yapmak çok daha zor ve yıpratıcıdır; hatta bazen imkansıza bile yakındır.
Ne de olsa oluk oluk kanayan ve acı veren bir yaraya sahip olan kişinin, o yara kapanıp iyileşene ve bıraktığı ize alışana kadar gördüğü ve hissettiği tek şey o yaradır. O yaranın kaybettirdikleri ve çektirdikleridir. Kalan her şeye kördür; çünkü önce hayatta kalması ve acı hissine son vermesi gerekmektedir. Peki, ya yaran görünmüyorsa? Kaynağını göremediğin ve yayılışını takip edemediğin bir zehri nasıl durduracaksın ki? Ya da durdurmuş olsan bile, yok olduğunu ve tekrar o zehri tatmayacağını nasıl bileceksin?
Bu soruların tek bir cevabı var: Asla bilemeyeceksin.
O yol ayrımında vereceğin bir karar olacak: Ya devam edebilmeni sağlayacak bir inanç yeşerteceksin göğsünün ortasında ve o inanç dallanıp budaklanacak ya da