Melisa Yalçın

Rilke, acıyı "halletmekten" başkalarının "işleri halletmekten" bahsettiği gibi bahsetmişti. Bizim de halletmemiz gereken çok acı vardı. Bu yüzden bizim de ıstırabın tamamıyla yüzleşmemiz, zayıflık ve kaçamak gözyaşı anlarını asgaride tutmamız gerekiyordu fakat gözyaşlarımızdan utanmamızın gereği yoktu; çünkü gözyaşları insanın cesaretlerden en büyüğü olan 'acı çekme cesaretine' sahip olduğunun kanıtıdır. Bunu pek azı fark etmiştir. Bazıları utanarak ağladıklarını itiraf ederler; tıpkı ödemden nasıl kurtulduğunu sorduğum yoldaşımın itirafı gibi: "Ağlayarak içimden attım.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şey, hayata yönelik tutumumuzun değişmesidir. Kendimizin de bunu öğrenmesi ve dahası umutsuz insanlara hayattan ne beklediğimizin önemi olmadığını, önemli olanın hayatın bizden ne beklediği olduğunu öğretmemiz gerekir. Hayatın anlamını sorup durmak yerine, kendimizi her gün ve her saat yaşam tarafından sınanan insanlar olarak düşünmemiz gerekir. Cevabımız sözle ve meditasyonla değil, doğru eylem ve doğru tavırla olmalıdır. Hayat, nihai olarak sorunlara yönelik doğru cevaplar bulmak ve her bireyin sürekli karşısına çıkardığı görevleri tamamlamaktır.
İnsan yaşamı ve onurunu artık tanımayan ve insanı iradesinden soyutlayarak onu (fiziksel kaynaklarını son damlasına kadar sömürdükten sonra) yok etmeyi planlayan bir dünyada, kişisel benlik en sonunda değerlerini kaybedebiliyordu. Toplama kampındaki bir insan kendisine saygısını korumak için son bir mücadele vermediği takdirde birey olma; aklı, iç özgürlüğü ve kişisel değerleri olan bir varlık olma hissini kaybediyordu. Bu durumda kendini sadece korkunç birinsan kitlesinin bir parçası olarak görmeye başlıyor ve varoluşu, hayvan yaşamı seviyesine iniyordu. İnsanlar bazenbir arada bazen tek tek, tıpkı kendine ait bir düşüncesi ve iradesi olmayan bir koyun sürüsü gibi bir yerden diğerine doğru güdülüyordu. İşkence ve sadizm biçimlerinde ustalaşmış küçük ama tehlikeli bir çete onları her yandan izliyordu. Bu çete, sürüyü ileri geri bağırış, tekme ve düdüklerle durmadan hareket ettiriyordu. Biz koyunlar ise sadece iki şeyi düşünüyorduk : KÖTÜ KÖPEKLERDEN KAÇINMAYI VE BİRAZ YEMEK ALMAYI 
Tutsaklardan biri, yeni gelenlerden oluşan uzun konvoyda istasyondan kampa yürürken kendi cenazesine doğru yürüyor gibi bir hisse kapıldığını söylemişti. Hayatı ona tamamen geleceksiz görünmüştü. Halihazırda ölüymüşçesine hayatını bitmiş ve geride kalmış olarak görüyordu. Yaşamsızlık hissi diğer nedenlerle de artıyordu: Zamansal olarak tutsaklık süresinin sınırsızlığı, mekansal olaraksa hapsedilen yerin dar sınırları. Bu elektrikli tellerin ardındaki her şey uzaktı, erişilemez ve bir şekilde gerçekdışı. Dışarıdaki olaylar ve insanlar, oradaki tüm normal yaşam, tutsak için hayalsi bir yapıya bürünmüştü. Dışarıdaki yaşama, yani yaşayabildiği kısmına neredeyse başka bir yerden dünyaya bakan bir ölü gibi bakıyordu.
Geleceğe (geleceğine) yönelik inancını yitirmiş bir tutsak mahvolmuştur. Geleceğe inancını yitirdiği için manevi dayanaklarını da yitirmiş ve kendisini çöküşe bırakarak zihinsel ve fiziksel çürümenin nesnesi olmuştur. Bu genellikle bir anda, bir kriz şeklinde gerçekleşir ve belirtileri deneyimli bir kamp sakininin aşina olduğu şeylerdir. Hepimiz bu andan korkuyorduk, kendimiz için korkmanın anlamı yoktu ama arkadaşlarımız için korkuyorduk. Genellikle bir sabah, tutsağın giyinmeyi ve elini yüzünü yıkamayı veya nümayiş alanına gitmeyi reddetmesiyle başlıyordu. Hiçbir kandırma çabası, hiçbir dayak, hiçbir tehdit işe yaramıyordu. Sadece yatıyor ve neredeyse hareket bile etmiyordu. Bu krize yol açan şey hastalıksa, revire götürülmeyi veya başka bir yardımı da istemiyordu. Sadece bırakmıştı. Orada kendi dışkısının içinde yatıyor ve artık hiçbir şey onu rahatsız edemiyordu.