“Sana yemin ediyorum. Her neredeysen gelip seni bulacağım. Eğer öldüysen, peşinden koşacağım. Ölümden sonra hayat yoksa da, sana kavuşmak için, onu yaratacağım. Çünkü sana aşığım.“
“Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?” diye söze girmişti kızılderili. “Onlar ne olacak?”
“Onlar da göğüslerinde bir et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da yaşamak demeye devam edecekler!”
Günday yine yapmış yapacağını. Sansürsüz dili ve insanın,ahlak kavramının sınırlarını zorlayışı kitabı okuduğum esnada hem beni dehşete sokuyor hem de düşünmeye sevk ediyor. Yazarın dili, benzetmeleri, karakterlerin iç dünyasına ait tasvirleri edebi bir tatmin duygusu oluşturuyor.
Hikaye sert. Her zamanki gibi. Bazen “bunu da yazmazsın be adam” diye geçirdim içimden, özellikle de Derdâ’nın hikayesinde. Kinyas ve Kayra’dan aşina olduğumuz iki karakterin ayrı ayrı ve beraber yaşantılarını konu alıyor diyebiliriz kısaca. Ağır konusuna rağmen oldukça akıcı ve merak duygusunu canlı tutmayı başarabilen bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Bir de Günday’ın hikayeye giren yan karakterlerin sonlarını muallakta bırakmamasını çok seviyorum. Kitap akışında beni rahatsız eden tek bir şey oldu o da başlarda tesadüflerin şaşırtırken sonlara doğru kabak tadı vermeye başlaması. Tüm olayları ve kişileri tesadüf eseri birbirine bağlamış yazarımız, ilk birkaçında okuma hazzı verse de her şeyin bu denli tesadüfi olması hikayenin gerçekçiliğinden götürmüş, insana gerek var mıydı dedirtiyor.