Edith Eva Eger ailesi ile birlikte Auschwitz’de ölüm kampına gönderildiklerinde küçükcük bir kızdı. Kitap günlük gibi , okudukça o anılarda yer alıyorum. Küçücük bir kızın endişelerini, ilk aşkını okurken ölüm kampında nelerle karşılaşmak zorunda olduğunu, insanlığın en korkunç gelebilecek yönlerini, zulümü, açlığı, hayatta kalma mücadelesini, ebeveynlerinin ölümüne tanık olmayı, kız kardeşi Magda ile beraber hayatta kalmaları sağlayacak umutları soluksuz okudum. Betimlemeler o kadar dozundaydı ki o anının içinde hissetmemeniz olanaksız. Savaş bittikten sonra evliliği, çocukları, yeni yaşamlarına uyum sağlamalarının yanında geçmişin ağır yükünün de takip ettiği bir gerçekti. Umudunu korumasına, konu ya da şartlar ne olursa olsun asla pes etmemesine, ne kadar düşerse düşsün tekrar ayağa kalkmasına, hayattan istediklerini gerçekleştirmesini, pes etmeden çabalamasına hayran kaldım. 35 yıl sonra Auschwitz’e dönerek geçmişiyle hesaplaşması da hayranlık uyandırıcıydı. Yazarın kendi anıları içerisinde, okuyucuya ve danışanların sorunlarını da eke alması kitabı oldukça zenginleştirmiş. Okurken yazar ile karşılıklı oturup bu konuları konuşuyormuşsunuz hissine kapılıyorum. Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun insanın kendini affetmesini de çok net bir biçimde ifade ediyor.