"Çocukluğumuzdan beri bize hep aynı şey anlatıldı. Yaşam ve ölüm, birbirinin zıttı iki kavram. Var oluş ile yok oluşun hikâyesi. Peki bir şey gerçekten yok olabilir mi? Termodinamiğin enerjiyle ilgili olan en temel yasasını hatırla. Hiçbir enerji yoktan var edilemeyeceği gibi, vardan da yok edilemez. Ancak bir halden diğerine dönüşür. Yaşamın canlılığını düşün lütfen.
Adeta enerjinin nefes alıp verdiği bir formdan bahsediyoruz.
Nasıl yok olabilir ki? O nedenle ölüm asla yaşamın zıttı değildir.
Aksine ölüm yaşamın bizzat kendisidir. Sadece dönüştüğü için onu tanımıyoruz çünkü algılarımızın çok ötesinde bir değişim söz konusu. Fakat ne yazık ki insanların büyük bir kısmı ölümün bir son olduğunu düşünür. Neden böyle düşündüklerini sorarsan sana çok basit bir yanıt verirler. Derler ki dünya binlerce yıldır var. Bir sürü imparatorluk ve medeniyet kuruldu, yıkıldı. Ama biz hiçbirini hatırlamıyoruz. Neden? Çünkü yoktuk. Olmadığımız bir şeyi nasıl hatırlayalım? Bu kişilere göre ölümden sonra karşımıza sıkacak şey sadece budur. Sonsuza kadar sürecek bir hiçlik."
Unutma. İçine atılan her tohuma can veren, yeryüzünün en muhteşem yaşam alanıdır toprak. Neden biliyor musun? Çünkü toprak, yaşamla ölüm arasındaki metamorfozun gerçekleştiği en ideal alandır.
Nasıl ki bir tırtıl kendisini bir kozanın içine koyuyorsa biz de sevdiklerimizin bedenlerini mezar denen bu kozalara emanet ediyoruz.
Biz ölsek bile toprağa bağışladığımız hücrelerimiz başka yaşam formlarında hayatlarına devam edebilirler. Yani Falin 30 trilyon hücreden oluşan sen ölsen bile, hücrelerinin büyük bir kısmı bir çiçekte, bir solucanda ya da adını bilmediğimiz çok hücreli bir organizmada var olmaya devam edecektir. Bazı hücrelerin ise gerçekten ölüp, içindeki hammaddeyle toprağın biyokütlesine katkıda bulunacaktır. Emin olman gereken tek şey toprağın kalbinde gerçekleşen bu mucizevi dönüşümde tek bir hücren bile ziyan olmayacaktır."