Ancak tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuz, çevremizde büyüttüğümüzü , yıktığımızı sonra, her an yeniden yarattığımızı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Yoksulluk bir çocuk için, hayatlarında gerçek yoksulluğu hiç tatmamış yetişkinlerin düşündükleri gibi değildir…
Yoksulluk sadece yetişkinler için fenadır; hem de çok fena.”
Ekmeğini kazanmak, ailesini beslemek, iş sahibi olmak ve o işi düzgün yapmak insanoğluna yetmiyor. İnsanlar daha fazlasını istiyorlar…
Sándor Márai’nin kelimeleri insana dokunmakla kalmıyor; içini kazıyor, çeviriyor, insanı kendisiyle yüzleştiriyor.
“İşin Aslı, Judit ve Sonrası” üç kişinin yollarının kesiştiği bir roman gibi görünse de, aslında bu hikâyeyi gölgede yöneten dördüncü bir karakter var: bir yazar.
Roman, aşkın ötesinde; sınıfsal farklar, yaşamak ve var olmak arasındaki ince çizgi, kültürün kaybı ve insanoğlunun bitmeyen arayışı üzerine kurulu bir iç sorgulama.
Bu kitap beni öyle derinden etkiledi ki, üzerinden günler geçse de hâlâ içimde yankısı sürüyor.
“En çok hangi kısmı içime işledi?” derseniz; savaşta kütüphanesi yok olduğunda “nihayet” diyen yazarın sözleri oldu.
Kelimelerin, fikirlerin, kitapların dönüştürücü gücüne inancını yitirmiş bir yazar…
Macar edebiyatı gerçekten bambaşka bir derinliğe sahip. Entrikaya, ihanete ya da şaşırtıcı kurgulara ihtiyaç duymadan insan ruhunun en karmaşık dehlizlerine iniyorlar.
Márai de bunu yapıyor:
Üç kişilik bir aşk hikâyesi gibi görünen bir anlatıyı; insanın varoluş sancısına, sınıfsal kibire, savaşın bile eşitleyemediği eşitsizliklere dönüştürüyor.
Ve son olarak, Márai’nin bize hatırlattığı o acı gerçek:
İnsan, ilkelliğinden kurtulamayan bir yaratık.
Binlerce yıl, milyonlarca kitap, milyarlarca kelime…
Ama hâlâ, hiçbir şey değişmedi.