Artık büyüdüm ama kitaplarla oldukça narsist bir ilişkiyi hâlâ sürdürüyorum. Bir hikaye beni kendine çektiğinde, içindeki kelimeler yağmur olup içime işlendiğinde, neredeyse acı verici bir yolla ne anlattigini anladığında, yazarının hayatımı değiştirdiğini samimiyetle, kendi başıma emin olduğumda, o kitabın aradığı okurun ben, özellikle ben olduğuma yeniden inanıyorum.
Sözlü dünyanın sakinleri kendilerini kalıcı hale getirmeye çabalarken ritmik bir dilin daha kolay hatırlaabildiğini fark ettiler ve şiir bu keşiften doğdu. Dizeleri okurlarken kelimelerin melodisi metni değiştirmeden tekrarlayabilmelerine yardımcı oldu çünkü metnin sırası bozulduğunda müzikte sekteye uğruyordu. Hepimize okulda şiirler ezberletildi ve aradan bunca sene geçtikten sonra, bu kadar çok şeyi unutmuş olmamıza rağmen bu şiirleri hala şaşırtıcı bir doğrulukta hatırlıyoruz.
Bugün bir ülkenin gelişmişlik seviyesini nüfusunun okuma yazma oranına göre ölçüyorsak, tarih öncesi dönemleri de geri kalmış ve hükmünü yitirmiş bir dünya kavramıyla özdeşleştirmemiz tuhaf sayılmaz.
Okumak bir büyü işiydi, evet: O zamanlar bana kağıttan devasa karınca yuvaları gibi görünen kitaplardaki tuhaf siyah karıncaları konuşturmak için bu büyüyü yapmak gerekirdi.