Kırmızı ve Siyah adlı eseri, yalnızca bir bireyin yükselme çabası değil, aynı zamanda 19. yüzyıl Fransa’sının siyasal, toplumsal ve ahlaki yapısına da keskin bir ayna tutar. Roman, taşralı Julien Sorel’in dramatik yükselişi ve trajik çöküşü üzerinden birey-toplum, ideal-gerçek, aşk-ambisyon ikiliklerini derinlemesine işler. Julien Sorel, aslında bir karakterden çok bir rol koleksiyonudur. O, hiçbir zaman “saf” bir birey olarak karşımıza çıkmaz; aksine sürekli kendine biçtiği yeni rollerle yaşamını kurgular. Orduya hayran bir devrimci mi? Din adamı kisvesine bürünmüş bir kurnaz mı? Âşık bir genç mi, yoksa aşkı bir satranç taşı gibi kullanan bir stratejist mi? Cevap: Hepsi. Ama aynı zamanda hiçbiri.
Julien’in trajedisi, bu rollerin içinde kaybolmasıdır. Kendisini bir kahraman olarak hayal eder, ama özünde kim olduğunu hiçbir zaman çözemez. Bu yönüyle Julien, bir kimlik taşıyıcısı değil, bir boşluk taşıyıcısıdır. Kendini ne zaman yakaladığını sansa, o kimlik hemen elinden kayar. Julien Sorel, bir insanın kendi mitiyle nasıl zehirlendiğinin hikâyesidir.Kırmızı ve Siyah, çoğu kez aristokrasinin ikiyüzlülüğü ya da kilise-burjuva sınıfının yozlaşmışlığı üzerinden okunur. Ancak özgün bir bakışla şunu diyebiliriz: Asıl kurban Julien değil, onun zihin dünyasıdır. Toplum dışarıda bir düşman gibi sunulsa da, Julien’in gerçek savaşı kendi zihnindeki “nasıl görünmeliyim?” sorusuyla olur.O, çevresine değil, onların gözünde nasıl göründüğüne göre yaşar. Gerçeklikten kopuşu da buradadır. Gözlemlediği dünyaya değil, o dünyanın içinde var olma hayaline âşıktır. Stendhal burada bize çok çağdaş bir soru bırakır: Kendi hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa başkalarının bizi izlediğini düşündüğümüz bir tiyatroyu mu oynuyoruz?Julien’in aşkları bile saf bir duygudan doğmaz; her ilişki, onun içindeki