Birini kaybettiğimizde hissettiğimiz acının kaynağı nedir gerçekten? Sıklıkla düşünülür ki yas, ölümü veya fiziksel ayrılığı yaşayanların hissettiği bir duygu olarak sınırlanır; oysa çoğu zaman üzüntümüz, kaybettiğimiz kişiyle geçiremediğimiz anların, kuramadığımız geleceğin ve yaşanamayan hayallerin verdiği boşluktan kaynaklanır. Bir fotoğraf, bir koku, rastgele bir cümle geçmişin anılarını geri getirir ve kaybın ağırlığını omuzlarımıza yükler. Bu, basit bir “onu kaybettim” hissi değildir; aynı zamanda onunla tamamlanmamış bir hikâyeyi, kesintiye uğramış bir yaşam için yas tutmak demektir.
Yas yalnızca başkaları nezdinde mi tutulur? Hayır. Bazen biz kendi geçmişimizin, kendi benliğimizin kaybını da yas tutarız. Çocukluğumuzda yaşadığımız travmalar, bastırdığımız anılar, inkâr ettiğimiz acılar; bu anların gömülmesiyle birlikte o çocuk bir bakıma ölmüş olur. “Artık o kişi değilim” farkındalığı, bir kimlik yasının başlangıcıdır. Biz büyüdükçe, yetişkinin sorumlulukları ve bilinçli seçimlerimiz devreye girer; ama çocuk hâlimizin kaybını kabullenmek, bastırılmış bir yasın sessiz ağırlığını taşımak anlamına gelir. Bu süreç, acıyı bilinçli olarak yaşamayı seçtiğimiz “ben” ile geçmişin yarım kalmış “Ben’i arasında bir köprü kurar.
Yasın vücuda ve zihne etkisi somuttur. Kalp atışlarında düzensizlik, uykusuzluk, iştah kaybı veya tersi aşırı yeme gibi belirtiler, kaybın psikolojik yükünün fiziksel bir yansımasıdır. Uzun süre kontrol edilemeyen yas, depresyon, anksiyete, panik atak ve hatta bedensel hastalık risklerini artırabilir. Zihnin sürekli olarak kayıp üzerine odaklanması, duygu düzenleme mekanizmalarını zorlar ve yaşamın diğer alanlarında işlevselliği düşürür. Bu nedenle yas, sadece ruhsal değil, aynı zamanda bedensel bir süreç olarak ele alınmalıdır.
Bastırılmış yas