Çocukluk çağının en olumsuz duygulanımları suçluluk, değersizlik ve yetersizliktir. Bu duygular öyle derin, öyle kalıcıdır ki, sadece çocukluğu değil, yetişkinlik yıllarını da bir kıskaç gibi çepeçevre kuşatarak etkisi altına alır.
SUÇLULUK, "Yanlış giden bir şey varsa sorumlusu kesin benimdir" duygusudur. Odada bir vazo kırılsa başını önüne eğen ya da koruyucu bir refleks gibi "ben yapmadım" cümlesini kendine kalkan edinen bir çocuk, suçluluk duygusuyla tanışmış demektir. Bu duyguyu yaşayan insanlar -bırakın kendi hayatlarını- dünyada ters giden bir şeyler olsa kendilerini suçlarlar. "Hep benim yüzümden" cümlesini o kadar çok kurarlar ki, kendi sebep oldukları iyiliğin ve güzelliğin neredeyse hiç farkında olamazlar. Bu duygunun açığa çıkmasının nedeni ise, çocukluk çağında yapılan hataların merceklenmesi, eleştirilmesi, kıyaslanması ve bu hatalar nedeniyle bağırılıp çağırılmasıdır.
DEĞERSİZLİK ise, insanın hayatının ilk yıllarında kendilik algısını gözlerinden okuduğu annesi tarafından 'yanlış yapan kişi olarak muamele görmesidir. Anne ne kadar bağırır, ne denli aşağılar ve hırpalarsa, çocuk da o denli "ben değerli değilim" algısı oluşturur. Bu algıya sahip bir çocuk, yetişkinlik yıllarına geldiğinde dahi başkalarından değer görme eğilimiyle herkese yaranmaya çalışacak, yaptığı iyiliklerin alt satırlarında "böyle yapayım ki sevileyim ve değer göreyim" yönelimi olabilecektir.
YETERSİZLİK, çocuğumuzun hatalarını gün yüzüne çıkarıp, "odanı topla demiştim bu yatağın hali ne böyle", "bir şeyi de doğru yap", "ben sana böyle mi öğrettim" gibi cümlelerle eksiklerini işaret ettiğimiz her an, içinde boy vermeye başlayacak yetersizlik ağacını da sulamış oluruz. "Ben zaten yapamam ki" düşüncesiyle girişimde bulunmayan, kendini pasifize eden, atıl kalan bir kişilik örüntüsü