Biz nedense hep barışı tabii hal ve evrenin özü, savaşı ise yüzeyde ve geçici bir kargaşalık diye bilirdik. Bugün, yanıldığımızı anlıyoruz. Savaşın bitmesi sadece bu savaşın bitmesiymiş. Gelecek, işin içinde değil. Artık savaşların biteceğine inanmıyoruz. Giderek, silah gürültülerine öylesine alıştık ki, yaralarımız ve açlığımızla öylesine uyuştuk ki, bunu dilemek bile zor geliyor. Yarın biri bize yeni bir çatışma olduğunu söylerse, omuzlarımızı silkip "Olacağı buydu" deriz. En iyilerimizde bile içten içe bir savaşı kabul etme eğilimi seziyorum. İnsan halinin trajik yanını kabullenmeye benzer bir şey.
Çünkü, varılması gereken amaç, bütün insanoğlunun kurtuluşudur, bu kurtuluşa da şiirler düzerek, ya da günün birinde, birbirini kucaklayarak varılmayacaktır. Demek, bir kavga, bir savaş var. Savaş zorunluğu, ister istemez, makiyavelciliği öne sürer. Sadece ahlâk ahlâk diyerek iş görülemiyeceği meydandadır. Ne var ki, zavallı yazar derin çelişme ve uyuşmazlık içindedir.