“Savunulacak bir şeyim yok,” dedi. “Yaşayışımla övünecek halde değilim, param da yok. Özgürüm. O da beni boğuyor: İşte yıllar var ki, bir hiç uğruna özgürüm. Bir inanç uğruna bir tekme savurup onu cehenneme yollama arzusuyla kıvranıyorum. Sizinle yan yana çalışmaktan başka bir şey istemezdim, bu bendeki beni değiştirirdi, başka bir insan olurdum. Çünkü kendimi unutmaya ihtiyacım var. Hem sonra, ben de düşünüyorum ki insan, uğrunda ölümü göze alabileceği bir şey bulmadığı müddetçe, insan değildir, adam değildir.”
Sen ki, bir haksızlıktan söz edildiği zaman isyan etmeye, o haksızlık için kederlenip kahrolmaya hazırsın; nasıl oluyor da bir genç kadını, sırf prensiplerinden ayrılmamış olmak zevki uğruna yıllar yılı toplum içinde utanç duyarak yaşamaya mahkûm edebiliyorsun? Bari gerçekten yapabilsen, yaşayışını prensiplerinle gerçekten bağdaştırabilsen.
Daniel, eski İstanbul köpeklerini düşündü: Hayvanları sokaklarda kovalar, yakalayıp kocaman sepetlere doldurur ve ıssız bir adaya bırakırlarmış. Köpekler orada birbirine saldırır, birbirlerini parçalar ve yermiş; ulumalarını denizin rüzgârı ta gemicilerin kulaklarına kadar götürürmüş. “Oraya bırakılması gereken köpekler değildi halbuki.”
"Kocaman, gri bir duvara yapışıp kalmış beyaz bir kâğıt gibi hissediyorum kendimi. İnsanı böyle düşünmeye zorluyorlar. Bu sabah gözümü açtığım zaman, sanki yarın sabah olmuş sandım anlıyor musunuz, sanki bugün yoktu, takvimden çoktan silinmişti. Bu günü benden çaldılar, halbuki önümde çok da gün kalmadı.”