“Yalan söylüyorum!” O düşüşü, sızlanmaları, şikâyetleri, hepsi yalandı, boştu, boşluktu; kendini kendi yüzeyinden boşluğa itmişti, gerçek dünyasının dayanılmaz baskısından kaçmak, kurtulmak için yapmıştı bunu. Gerçek dünyası, eter kokan karanlık ve kavurucu dünya. Orada, o dünyada Mathieu mahvolmuş bir adam değildi, hiç değildi, aksine daha beteri, keyfi yerinde bir adamdı: sağlıklı, keyfi yerinde ve suçlu.
“Ben acı çekmeyi bilmiyorum, hiçbir zaman gerçekten acı çekemiyorum.” Istırap denilen şeyin en feci tarafı, onun bir hayalden başka bir şey olmayışıydı; insan ömrünü onun peşinde koşmakla geçirir, her zaman onu yakalayabileceğini, ona kendini koyvererek, dişleri kenetlenmiş, ölesiye ıstırap çekeceğini sanır, fakat tam kucağına düştüğü an o kaybolur, kaçar, uzaklaşır, geride yalnızca savrulmuş, saçılmış sözcükler ve inceden inceye özenle biriktirilmiş, uğuldayan düşünceler kalırdı. “Beynimin içinde uğulduyor, durmadan uğulduyor, onu susturabilmek için dünyayı verirdim.”
Ama sözcüklerin de biraz karanlık bir çekiciliği yok değildi: “Mahvolmuş bir adam!” İnsana inanılmayacak kadar güzel felaketleri, intiharları, isyanları ve her şeyin sonu demek olan umutsuz çareleri hatırlatıyordu. Fakat fikir çabuk geri dönüyordu; hayır, öyle değildi, hiç değildi; bu gürültüsüz, sıradan ve alçakgönüllü bir sefaletti, umutsuzluk yoktu bunda, hatta belki de rahattı.
“Savunulacak bir şeyim yok,” dedi. “Yaşayışımla övünecek halde değilim, param da yok. Özgürüm. O da beni boğuyor: İşte yıllar var ki, bir hiç uğruna özgürüm. Bir inanç uğruna bir tekme savurup onu cehenneme yollama arzusuyla kıvranıyorum. Sizinle yan yana çalışmaktan başka bir şey istemezdim, bu bendeki beni değiştirirdi, başka bir insan olurdum. Çünkü kendimi unutmaya ihtiyacım var. Hem sonra, ben de düşünüyorum ki insan, uğrunda ölümü göze alabileceği bir şey bulmadığı müddetçe, insan değildir, adam değildir.”