Sergüzeşt, Türk Edebiyatında romantizmden realizme geçiş eseri olarak kabul ediliyormuş ve sergüzeştin anlamı “macera, serüven” demekmiş. Yazar bu eserinden sonra göz hapsine alındığı için kaçarak Paris’e gitmiş ve orada Jön Türklere katılmış. Her zaman olduğu gibi doğruyu söyleyen dokuz köyden de kovulur hesabı ülkemizde kafası aydınları hiçbir zaman tutamadık yobazlara kaldık.
Kafkasya’dan esir edilip köle olarak satılan dokuz yaşında bir çocuk, dayak yer ve aşağılanmalara katlanır adını Dilber koyarlar. Ordan oraya satılır en sonunda 15 yaşındayken satıldığı evde Celal Bey vardır 23 yaşında kendisi ressamdır Dilberin resimlerini yapar Dilber bir nevi Celal’in oyuncağı eğlecesidir. Bir gün Celal yine Dilber’in resmini yapmak ister ona yırtık dilenci kıyafetleri giymesini söyler, Dilber istemez Celal zorla giydirir ve resmini yapmaya başlar. Dilber resim boyunca hiç durmadan ağlar ağlar. Sonunda Celal dayanamaz Dilber’den özür diler. Madem sen istemiyorsun ben de bu fırçayı kırarım der. Dilber hiçbir şey demeden ağlayarak oradan uzaklaşır. O gün ne olduysa Celal Dilber’in o görüntüsünü güzelliğini aklından çıkaramaz. Aynı gece Dilberi görmek arzusuyla kendine hakim olamaz ve odasının kapısına gider. Bir süre kapıda bekler ve dayanamaz sonunda içeri girer Dilber’i uyurken izler. Dilber’in saçlarında bir fotoğraf dikkatini çeker kimin olduğunu anlamak için şiddetli bir arzu duyar. Fotoğrafı eline alır mum ışığında bakar ve kendisinin fotoğrafı olduğunu görür. Yazarın cümlesiyle “ Hemen iki elini yüzüne kapayıp ağlaya ağlaya ayaklarına kapanmak istediyse de uyandırmak ve belki gece yarısı odasına geldiği için gücendirmek korkusuyla resmi aldığı yere bırakıp odasına çıktı.” Ne yazık ki Celal’in annesi bu durumu öğrenir ve Dilber’i hemen satar. Celal’se deli gibi