Bileklerimden sızan mürekkep bu kez beyaz sayfalara değil, kürsülerin cilalı yüzlerine bulaşıyor. Her kelime, ağzını açtığında çoğalan bir yalanın yankısı; her suskunluk, alkışlarla kutsanan bir ihanet. Parmak uçlarımda taşıdığım karanlık, meydanlarda dağıtılan vaatlerden daha dürüst artık.
İsimler eklediler önümüze unvanlar, Bir yasa doğuyor her gün, kendi halkını boğmak için büyütülen bir canavar gibi. Ve her madde, biraz daha eksiltiyor insanın kendi sesine olan inancını.
Gömülemeyen mezarlar artık sokak aralarında değil; televizyon ışıklarında, nutukların arasında çürüyor. Dualar bile taraf tutuyor burada. İlahiler, iktidarın diline çevrilmiş birer emir artık. Ve biz, inandığımız şeyleri değil; korktuğumuz şeyleri tekrar ediyoruz.
Bir taş daha vuruluyor çana duymayan kalmadı ama işiten yok. Kavgadan kaçanların yazdığı tarih, kahramanlık diye okutuluyor çocuklara.
Bir dervişin zikrinden koparılan hakikat, kanun maddesi yapılmış: düşünmek suç, hatırlamak tehlikeli, sormak yasak. Ve ben, bütün bu yasakların ortasında, ağzımda gevelediğim hakikatin tadını tükürüyorum.
Bir selam yolluyorum buradan, uyumsuzluğun en saf hâline. Çünkü düzen dedikleri şey, sadece daha iyi organize edilmiş bir çürüme. Girdaplı bir denizin kıyısında, birbirini yiyen köpek balıkları gibi; iktidar, kendi açlığını kutsuyor.
Bu evrenin sahibini yazacak kadar mürekkebi olan insan, neden kendi halkının hikâyesini yarıda bırakır? Belki de sorun mürekkepte değil; onu tutan ellerin titremesinde.
Anlayan için bu bile yeter. Ama burada anlam, en hızlı terk edilen mevzi. Ve geriye sadece, anlamadığını alkışlayan kalabalıkların uğultusu kalıyor.