Kapının önünde o bayrak rüzgarla hafifçe dalgalanıyor; sanki mahallenin üstüne bir sessizlik örtüsü serilmiş gibi. Eskiden olsa, sokağın başında bu manzarayı görünce adımlarımı yavaşlatır, "Kim öldü acaba, kimin evine ateş düştü?" diye sorardım. Ama bugün sormuyorum. Bugün o sorunun cevabı boğazımda düğümlenmiş bir hıçkırık gibi duruyor. Biliyorum; giden benim canım, giden benim yaşama sebebim...
İçeri giriyorum, duvarlar hala onun varlığıyla dolu. Ama o koku... O kendine has, babamı baba yapan o güven veren koku... Burnumun ucunda asılı kalmış gibi ama biliyorum ki bu koku bir daha tazelenmeyecek. Bir daha bu ev onun gibi kokmayacak.
Gözüm portmantodaki o monta takılıyor. Kumaşına dokunuyorum; hala onun sıcaklığını taşıyor sanki. Ama bir daha o montu onun omuzlarına veremeyeceğim, yakasını düzeltemeyeceğim. Bir daha asla o kollar kıvrılmayacak abdest almak için. O suyun sesini, kollarını sıvayışındaki o telaşsız hallerini bir daha izleyemeyeceğim.
Bugün o tabutun içindeki yabancı değil, benim sığınağım. İnanmak istemiyor insan; o bayrağın bizim kapımızda olması, o kalabalığın bizim için toplanması bir rüya olsun istiyor. Ama gerçek, babamın o hiç değişmeyecek sessizliği kadar keskin.