Holografik bir film parçası üzerindeki bir elma imgesi nasıl belirli bir yere sahip değilse, holografik düzen içindeki bir evrende de nesneler hiçbir belirlenmiş yere sahip değildir; bilinç dahil her şey kesinlikle mekansızdır. Böylece, bilincimiz kafalarımızın içine yerleşmiş gibi görünmekle birlikte, uygun koşullar altında aynı kolaylıkla odanın üst köşesinde yer alabildiği gibi, çayırların üzerinde ya da bir yapının üçüncü katındaki çıkıntının üzerinde duran bir tenis ayakkabısıyla burun buruna havada yüzer durumda bulunabilir.
Edgar Cayce de düşüncelerden somut nesneler ya da maddenin daha ince bir biçimi olarak söz ediyordu, transa girdiği zamanlarda, hastalarına sürekli olarak kendi düşüncelerinin kendi kaderlerini yaratmakta olduğunu anlatıyor, onlara "düşüncenin yaratıcı, inşa edici özelliği"nden söz ediyordu. Ona göre, düşünme süreci bir örümcek gibi sürekli örmekte ve ağına sürekli eklemeler yapmaktaydı. Yaşamlarımızın her anında gelecekteki enerjimizi ve biçimimizi veren imgeler ve kalıplar yaratıyoruz, diyordu Cayce.
Geleceği algılayabilmenin olanaksız olduğuna kendimizi o denli inandırmışızdır ki, geleceği sezebilme konusundaki doğal yeteneğimiz körleşmiş bulunmaktadır.
Daha sonraki araştırmalar, kaslarımızdan birini kullanmaya, örneğin bir parmağımızı kaldırmaya "karar" vermemizden bir buçuk saniye önce beynimizin bu eylemi yerine getirmemizi sağlayan sinyalleri oluşturmuş bulunduğunu ortaya koymuştur. O halde, kararı veren kimdir, bilinçli zihnimiz mi, yoksa bilinçdışı zihnimiz mi?