Sırça Fanus kitabına çok büyük bir beklentiyle başladım. Kitabın ortalarına doğru okudukça bu beklentimi karşılamadığını düşünüyordum. Şimdi ise kitabı bitirdiğim halimle tekrar düşünüyorum ve beklentimi gayet iyi bir şekilde karşıladığını düşünüyorum. Macera kitabı değil, olaylar sizi alıp büyük bir heyecanla sürüklemiyor sayfalar boyunca. Zaman zaman sıkıldığımı da söylemek istiyorum. Ancak bu kitabın gerçekten büyük bir derinliği var.
Sizlere bu kitabın anlatmak istediklerini özet bir şekilde aktarmak istiyorum. Romanda Sylvia, çok büyük incelikle kadın-toplum ilişkisini ele alıyor. Başrol karakterimiz olan Esther, toplumun kadınlara yönelik dayattığı geleneksel rollere bağlı kalmak istemiyor. Anne olmak, çocuk bakmak, ev işleriyle ilgilenmek onun için çok can sıkıcı bir durum.
Kimlik bunalımı, karmaşayı da iliklerimize kadar hissediyoruz. Esther, akademik hayatında oldukça başarılı olmasına rağmen hâlâ hayatında yön bulamamış, ne işle ilgileneceğine karar verememiş bir halde. Topluma uyum sağlamayı kesinlikle reddetmesine rağmen kendisine belirgin bir yol çizemiyor oluşu onu büyük bir içsel boşluğa itiyor.
Baş edemediği duygusal boşluk onu depresyona sürüklüyor ve hayattan hiçbir zevk alamama, uyuyamama, okuyamama hatta yemek yiyememeyle birlikte birçok intihar girişiminde bulunuyor. Kendini can bir fanusun içinde kapalı kalmış bir şekilde hisseder. Etrafındaki dünyayı izleyebiliyor ama o dünyanın içine karışamıyordur. Nefes almak, insanlarla iletişim kurmak ve diğer birçok şey onun midesini bulandıryordur. Ne zaman aldığı tedaviyle sırça fanusun aralandığını hissetse yine korkusu beliriyor ve endişelerini göz ardı edemiyordur.
Sylvia Plath, bu eseriyle aslında kadın olmanın verdiği zorlukla baş etmeyi açıklar. Toplumun beklentileri hep kendi istekleriyle
"Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum, incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. İncirlerin hepsini ayrı yarı istiyordum ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup, birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyordu."