Henüz vaazın ilk sözcüğü cemaati uykuya ve esnemeye boğacak ve kusulası bir can sıkıntısına gark edecektir. Ama kürsüden seslenen zat âdet olduğu üzere kocakarı hikâyeleri anlatmaya başlar başlamaz cemaat irkilip can kulağıyla dinlemeye koyulur.
Oysa köhneleşmiş Roma kentinde hâlâ eski Roma ihtişamının hayallerini kuranlar var. Venediklileri mutlu kılan zarafetleridir. Bilimlerin mucidi diye geçinen Yunanlar birbirlerine ünlü kahramanlarının yiğitlik hikâyelerini anlatarak geçirirler ömürlerini. Türkler ve hakiki barbar takımı en mükemmel dine sahip olduğunu zanneder ve Hristiyanların batıl itikatlı olduğuna hükmedip onlarla alay eder. Yahudiler bu daha komik bıkıp usanmadan Mesih'in yolunu gözleyip bekleşirler ve bugün dahi ısrarla ve var güçleriyle Musalarına tutunurlar. Kahramanların defne tacını hiç kimseye layık görmeyen İspanyollardır. Almanlar boylarının uzunluğuyla ve büyücülükteki becerileriyle gururlanır.
Nerede bir gulyabani, ruh, hayalet, cin, şeytan veya bu ifrit takımından herhangi biri hakkında ezkaza kulaklarına bir şeyler çalınacak olsa tepeden tırnağa dikkat kesilirler. Masalı okuyan zanaatını ne kadar ağır ve ağdalı icra ederse, o kadar gıdasını alır kulaklar. Bu esnada sadece fevkalade zaman öldürülmüş olmaz, aynı zamanda keşiş ve vaizlerin işlerine yarayacak malzeme de üretirler.
Ve yabana atılamayacak bir yeteneği daha var ahmakların: sadece onlar dürüst ve gerçekten yanadır. Fakat gerçekten daha çok övülen ne vardır? Değil mi ki Platon bile Alcibiades'e dayanarak gerçeğin şarap ve çocuklarda olduğunu söylüyor