Öyle ki, sesi ve tesîri yalnız kendi çevresinde kalmış olan ve dervişlik şuuru hiç de Yûnus'dan dûn olmayan herhangi bir velî kişinin bıraktığı iz, zamanla yıpranıp kaybolurken Yûnus, aynı yürek yanığını sanat kanatlarına teslim ettiği içindir ki, asırların üstünden aşmasını bilmiştir.
Artık yirminci asrın insanı, kendini yalnız et, kemik ve kandan ibaret bir mahlûk olarak görmek, onun için de sâdece etine, kemiğine hizmet eylemek dalâleti içindedir.Bu yüzden de bizzat hâmil olduğu gerçekleri arayıp soramaz ve hatta seçemez olmuştur.
Tek başına insan neydi?
Ammâ, dünyanın iyilikleri, kötülükleri, güzellik ve çirkinlikleri ortasında yerini tâyin etmiş insan bir yapı taşı, cemiyet binâsının inşâcısı demekti.
Şems-i Tebrîzî ismindeki rehber-mürşit Mevlânâ Celâleddîn'in elini tutar tutmaz, mürîdini bir anda varlık sahilinden yokluk kıyısına fırlatıp attı. Böylece de onu kendi engin mânâsıyla yüzleştirip tanıştırdı.