'Bazen en içten duygularını seni tanıyanlara değil tanımayanlara emanet etmek daha güvenilir gelir.'
Size emanet.
TUTUNMAYA ÇALIŞIRKEN
Bazı insanlar hayata geç kalmaz; sadece erken yorulur. Benimki de öyle bir yorgunluk. Ne tam bir vazgeçiş, ne de gerçek bir direnç… Arada kalmış, adı konulamayan bir duruş. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında anlatılan o kırılgan, ironik, içten içe çürüyen ruh hâline benzeyen bir yerden bakıyorum artık dünyaya.
Bir zamanlar her şeyin mümkün olduğuna inanıyordum. İnsan isterse değişir, çabalarsa olur sanıyordum. Şimdi ise çabanın kendisi bile ağır geliyor. Sanki her adımda biraz daha eksiliyorum. Tıpkı Selim gibi, içimde sürekli konuşan ama hiçbir yere varmayan bir ses var. Sürekli sorgulayan, küçümseyen, erteleyen… Ve sonunda beni benden vazgeçiren.
Ben bir “tutunamayan” değilim belki. Çünkü tutunmak için hâlâ bir şeyler arıyorum içimde. Ama yoruldum. Tutunmaya çalışmaktan, anlamaya çalışmaktan, kendimi bir yere ait hissettirmeye çalışmaktan yoruldum. Şimdi daha çok bırakmanın eşiğindeyim. Ne düşmek istiyorum ne de yükselmek… Sadece durmak.
Belki de asıl trajedi burada başlıyor: İnsan tamamen vazgeçemediğinde. İçinde hâlâ bir umut kırıntısı taşıyıp, onu yaşatacak gücü bulamadığında. Ne Selim kadar cesur bir yok oluşum var ne de Turgut kadar inatçı bir arayışım. Ben arada kalmış biriyim. Kendi hikâyesinin kenarına çekilmiş, izleyen ama müdahale etmeyen.
Ve galiba en çok bu acıtıyor.
Çünkü insan bazen düşmez. Bazen sadece yavaşça çözülür.