Geçen gün kardeşim amcama gitmiş, amcam bizi sormuş, sonra da demiş ki belliydi bunun böyle olacağı, bir evde o kadar kitap oldu mu başin belaya girer, herkes gibi
işinde gücünde olsalardı bunlar yaşanmazdı. Bunları duyunca o kadar kırıldım ki. Hiçbir suç yükleyemedikleri için kitap okumak diye bir suç icat ettiler.
Sevdiklerine sarılıp küçük kızını kucağına aldığında o minik bedeni, o yumuşak elleri avuçlarında hissettiğinde bir kez daha anladı ki insan insanın zehrini alır. Ama onu zehirleyenler de insandı; başka insanlardı, soğuk, uzak, acımasız insanlar. O zaman belki de doğru olan şuydu: Seven insanlar birbirinin zehrini alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniydi.
Gözünün önünden bir görüntü gitmiyordu: Türkçe bilmediği için sürekli dayak yiyen bir çocuk vardı. Davranışları tuhaftı, gözlerinin kaymasından, ağzının hareketlerinden engelli
olduğu anlaşılıyordu. Uzun bir kavalı vardı; bazen bir köşede yanık yanık, pes tonlardan kavalı üflerdi. Kavaldan çıkan sesler, içindeki acıyı dışarı vuruyordu, bir ağıt
gibiydi. Çok iyi bir çocuktu, ama tek kelime Türkçe bilmiyordu, "Türkçe konuş!" diye her gün dövüyorlardı onu. Yanına bir çavuş yaklaştığında, elinde olmadan kollarını kaldırıp traş edilmiş bașını saklıyordu; korku, bedenine kazınmıştı.