Eren Gürleyük, ilk öykü kitabıyla edebiyat sahnesine usulca çıkmıyor; zihnimizin kapısını tekmeyle açıyor. İlk kitap olmasına rağmen bu denli yoğun, bu denli katmanlı ve böylesine cesur bir dil kurabilmek sıradan bir yeteneğin işi değil. Bu kitap, okuru rahat ettirmek için yazılmamış; huzursuz etmek, sarsmak ve yüzleştirmek için var.
Metaforlar metnin üzerine bir sis gibi çöküyor ama bu sis yön kaybettirmiyor; karanlıkta görmeyi öğretiyor. Distopik atmosfer yalnızca bir dekor değil, çağımızın çürümüş ruh hâlinin büyütülmüş bir aynası. Yazar kurduğu dünyada yabancılaşmayı, içsel çöküşü ve görünmez iktidar biçimlerini ustalıkla işliyor. Didaktik olmuyor; boşluklar bırakıyor ve o boşluklarda yankılanan çoğu zaman okurun kendi korkuları oluyor.
Dil sert ama yapay değil. Şiirsellik yer yer kan sızdırıyor. Cümleler süs için değil, gerilim için kurulmuş. Bu yüzden kitap akıp gitmiyor; sizi durduruyor, geri döndürüyor, hesaplaşmaya zorluyor. İlk kitaplarda rastlanan acemilik telaşı ya da taklit gölgesi burada yok. Aksine kendinden emin, estetik bir bütünlük var.
Distopya burada uzak bir gelecek tasavvuru değil; bugünün ta kendisi. Bu da metni rahatsız edici derecede gerçek kılıyor.
Böylesine güçlü, böylesine iddialı bir ilk kitap için insanın aklına şu da geliyor: Çok daha iyi, çok daha görünür bir yayınevinden çıkabilirdi. Metnin potansiyeli ve edebi cesareti, daha büyük bir editöryal destek ve dağıtım ağıyla çok daha geniş bir okur kitlesine ulaşmayı hak ediyor.
MUTLAKA OKUYUNUZ!