Fotoğraf demişken, size de olur mu bilmem, nedense birilerinin fotoğrafını çekerken, gizliden gizliye o insanların öldüğünü ve tam da o karenin içindeki gülüşleriyle hatırlanacaklarını düşünürüm. Sırf bu yüzden, en neşeli fotoğraflar -hatta özellikle de onlar- çok hüzünlü gelir bana. Son zamanlarda yazarken de buna benzer bir hisse kapılıyorum. Bazı harflerin ucuna ya da cümlelerin sonuna yuva kuruyor sanki ölüm. Kalem, kağıdın üstünde bekledikçe -bir tereddütün kucağında büyüyüp uçurum oluyor harfler. İşte güzel kardeşim, ben bunun için yazıyorum; bir tereddütün ağırlığının kaç mikrogram mürekkebe denk geldiğini görebilmek için.
Belki de geriye kalan toprak değil de ölenin diğerlerinin dünyaya gelmesindeki aracılığı, sorumluluğu, diyeti, vebali idi. Bir üzgünlüğü bölüşüyordu kalanlar. Bir yarayı bölüşüyordu. Yaşanmışlığı. Geriye kalan arsa değil de ölünün sırtından attığı ıslak ceketti. Kahırdı. Kalanın kalacağı yeri bilmesi içindi belki de her şey. Kalacağı yeri bilmeyen sünepeleşirdi.