Hayat Ağacı artık hiç ilkbahar görmeyecektir: Kuru odundur, onunla kemiklerimize, düşlerimize ve acılarımıza tabutlar yapacağız. Tenimize, binyıllara dağılan güzel leşlerin pis kokuları miras kalmıştır.
Başka şafaklar için fazla yaşlanmış olduğumuzdan,
yeni yüzyılları arzulamayacak kadar fazla yüzyılı anladığımızdan,
gırtlağımıza kadar uygarlıkların döküntüsü içine gömülmekten
başka yolumuz kalmaz.
Zamanın seyri artık sadece tüysüzleri ve fanatikleri cezbeder…
Yüzyıllar ağırlaşmıştır ve ânın üzerine yük olurlar. Bütün çağlardan daha kokuşmuşuzdur, bütün imparatorluklardan daha çürümüşüzdür. Tükenişimiz tarihi yorumlar, soluk soluğa kalışımız bize ulusların hırıltılarını duyurur. Kanı çekilmiş aktörler olarak, ağza sakız olmuş zamanın içinde şişirme roller oynamaya hazırlanırız: Evrenin perdesi güvelenmiştir ve deliklerinden artık sadece maskeler ve hayaletler görülür...
Mutsuzluğumuzdaki son esrar kalıntısı ne zaman atılacaktır? Varoluşun ve şiirin yıkımını seyreyleyecek kadar coşku ve taşkınlık kalıntısı hâlâ olacak mıdır içimizde?