Eskiler derdi ki: "Bir insanın asaleti, yalnızca soyuyla değil, davranışıyla da belli olur." işte tam da bu noktada çıkar karşımıza bir medeniyet aynası olan "adab-ı muaşeret".
Birisi bize selam verirse selam veriyor, severse onu seviyoruz. Oysa zarafet kabalığa "rağmen" nazik kalabilmek, rüzgâra "rağmen" dik durabilmek, nefsine "rağmen" tevazu gösterebilmektir.
Sofralarımız çeşit çeşit yiyeceklerle dolu ama bereketsiz, evlerimiz lüks ama huzursuz, ilişkilerimiz kalabalık ama yalnız. Çünkü bedel ödemiyoruz. Çünkü emek vermiyoruz. Çünkü "rağmenci" değil, "saycı" olduk.
Ahmed b. Ebü'l-Havâri [rahmetullahi aleyh] demiştir ki:"Kim yaptığı, bir hayırla tanınmayı veya onunla anılmayı severse o kimse, ibadetinde Allah'a şirk koşmuş olur; çünkü Allah sevgisiyle amel eden bir kimse, amelini yüce sevgilisinden başkasının görmesini sevmez."