Eğer dünyada tutku dolu, korkunç, yıkıcı, isyankâr, çılgınlığın son kertesine varıp dayanmış bir aşk ve bu aşka düşmüş biri varsa, bu bahtsız bizim zavallı ressamımızdan başkası değildi.
Ah ne korkunç bir hayat bu?
Yaşıyor olmanın ne yararı var? Bir delinin yaşamının, ailesi ve bir zamanlar kendisini sevmiş dostları için hoş bir yanı var mıdır? Tanrım bu nasıl hayat böyle? Düşlerle gerçeklik hep çatışma içinde?" Kafası hep bu türden düşünceler içindeydi.
Başka hiçbir şey düşünmüyor, hemen hemen hiçbir şey yemiyor, tutkulu bir âşığın sabırsızlığıyla akşamın olmasını bekliyordu.
Sonunda tüm yaşamı düşler oldu, bu değişimle birlikte de gerçek âlemle düş âlemi yer değiştirdi sanki ve şöyle bir terslikle yüz yüze kaldı; uyanıkken uyuyordu, uykudaykense uyanıktı.
Gerçekten de garip bir olay değil mi? Petersburglu bir ressam? Her şeyin, her yanın soluk, kül rengi, sisli, ıslak olduğu bir ülkede, karlar ülkesinde, Finler ülkesinde ressam olmak? Tıpkı ülkeleri ve onun göğü gibi gururlu, ateşli insanlar olan İtalyan ressamlarına benzemezler bunlar.