Şöyle bir gece düşün. Dışarıdaki rüzgar, sanki zamanın kendisini bir dehlize hapsetmiş gibi hep aynı notadan uğulduyor. Sen ise "başa sarmak" illüzyonuna tutunmuş, yeni bir başlangıç yaptığını sanıyorsun. Oysa hayat bir çember değil, bir sarmaldır; eğer aynı noktadan geçiyorsan, bu ilerlediğini değil, sadece kendi etrafında tevekkül maskesi takmış bir ataletle döndüğünü gösterir. "Başa sarıyoruz" demek, geçmişin hatalarıyla yüzleşmekten kaçıp, o hataları yeni bir ambalajla tekrar yaşamaya razı olmaktır. Bu gece, aslında bir yenilenme değil, bir tekerrür (tekrarlanma) sancısı çekiyorsun.
Kalkıyorsun, mutfağın o izbe sessizliğine süzülüp bardağına suyunu dolduruyorsun. Suyu izle; bardağın içinde nasıl da uysalca duruyor. Sende nüksetmekte olan o eski huzursuzluğu, bu suyun berraklığıyla bastırabileceğine inanıyorsun. Ama su, senin içindeki o kadit (zayıf/kuru) hırsları canlandırmaya yetmez. Suyu içerken boğazından geçen o serinlik, aslında bir varta (tehlikeli durum) öncesi sessizliğidir. Her yudumda, gerçek bir eyleme geçmek yerine, zihnini bu geceki sorgulamanın konforuna teslim ediyorsun.
Bir yudum alıyorsun. O an anlıyorsun ki, insanı asıl yoran şey yolun uzunluğu değil, aynı yerlerde attığı adımların yarattığı o derin ve çıkmaz çukurdur. Kendine dürüst ol: Bu gece o suyu içerken gerçekten bir çıkış mı arıyorsun, yoksa sadece bu füsunlu (büyülü) karanlığın içinde kaybolmaya mı çalışıyorsun? Zihnin, zayıf fikirlerini "sakinlik" diye pazarlarken, ruhun o durgun suyun altında fırtınalar koptuğunu biliyor. Bu teşrih (otopsi/analiz) masasında yatan, aslında senin o her seferinde "yeni" dediğin ama aslında çürümeye yüz tutmuş eski alışkanlıklarındır.
Şimdi o bardağı masaya bırak ve o karanlığa bak. Yarın uyandığında yine aynı çemberin içinde mi uyanacaksın, yoksa o çemberi