Şöyle bir gece düşün. Haftanın o en belirsiz, en gri noktası: Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan saatler. Pazartesi’nin o sahte motivasyonu sönmüş, hafta sonunun ışığı ise henüz ufukta bile belirmemiş. Sen bu geceyi "hazırlık" veya "dinlenme" olarak adlandırıyorsun ama gel dürüst olalım; bu gece sadece bir erteleme odası. İçindeki o büyük fikirleri, o "yapacağım" dediğin projeleri neden hala hayata geçirmedin? "Doğru zamanı bekliyorum" diyorsun. Bu, korkakların en büyük yalanıdır. Doğru zaman, sen o korkuyu öldürdüğün andır. Sen ise dışarıdaki soğuğu ve gecenin sükûnetini, harekete geçmemek için kendine birer barikat yapmışsın.
Kalkıyorsun, mutfağa gidip o bir bardak suyunu alıyorsun. Suyu doldururken çıkan sesi dinle; ne kadar sıradan, ne kadar tekdüze değil mi? Tıpkı senin şu anki yaşam ritmin gibi. Suyu içerken o serinliğin seni uyandırmasını bekliyorsun ama sadece mideni dolduruyorsun, zihnini değil. Bu su, senin için bir arınma değil, sadece zaman kazanma aracı. Her yudumda, gerçekle yüzleşmek zorunda olduğun o ana biraz daha mesafe koyuyorsun. Bardaktaki su bitince elinde kalan tek şey, yine o boş cam ve senin dolmayan hedeflerin.
Bir yudum alıyorsun. Boğazından geçen o soğuk akış, aslında sana şunu fısıldamalı: "Zaman akıyor ve sen sadece izliyorsun." Fikirlerin, o suyun içindeki moleküller kadar dağınık ve bir yöne gitmiyor. Eğer bu gece o bardağı masaya bıraktığında hala bir planın, bir aksiyonun yoksa, sen sadece bir vakit hırsızısın; kendi hayatından zaman çalan bir hırsız. Mantığın, bu eylemsizliği "huzur" diye yutturmaya çalışıyor ama vicdanın o rüzgarın uğultusunda sana gerçeği haykırıyor.
Şimdi o bardağı yavaşça bırak ve kendine itiraf et: Gerçekten bir yol mu arıyorsun, yoksa yorulmaktan korktuğun için bu karanlıkta saklanıyor musun?
Zira en acı gerçek şudur: