Şöyle bir gece düşün. Dışarıdaki rüzgar, senin o sığ sığınağının duvarlarını döverken, sen yine o çok sevdiğin "belirsizlik" limanına demir atmışsın. Her şeyi "kim bilir" diyerek geçiştirmek, aslında bir duruş sergileyememenin, bir karara varamamanın en süslü ve en acınası bahanesidir. Bir fikrin arkasında duracak cesaretin olmadığında, hemen o müphemiyet (belirsizlik) zırhına bürünüyorsun. "Belki öyledir, belki böyledir" demek, zihinsel bir tembellikten başka bir şey değildir. Gerçekten bilenler veya bilmek için acı çekenler, bu kadar kolay "kim bilir" demezler. Sen ise bunu, düşünmemek için bir mühür gibi kullanıyorsun.
Kalkıyorsun, mutfağa gidip o meşhur bardağına suyunu dolduruyorsun. Su, bardağın içinde hiçbir yere gitmeden öylece duruyor. Tıpkı senin hayatın gibi. Suya bakıp "derin anlamlar" arıyorsun ama gördüğün tek şey kendi idrak (anlayış) sığlığın. Su orada bir arınma aracı değil; senin kararsızlığını besleyen, hiçbir şekli olmayan, girdiği her kabın rengini alan bir omurgasızlık simgesi. Suyu içerken boğazından geçen şey ferahlık değil, dürüst bir cevap vermekten kaçışın o soğuk sızısı olmalı.
Bir yudum alıyorsun. O serinlik, zihnindeki o bulanık ve müstahkem (sağlamlaştırılmış) yalanları bir anlığına donduruyor. Ama hemen ardından o eski alışkanlığın geri geliyor: "Acaba bu su gerçek mi, yoksa bir illüzyon mu?" diyerek yine o ucuz felsefene sarılıyorsun. Gerçekten bir şeyi kavramak isteseydin, o suyu içerken "neden" diye sorardın, "nasıl" diye sorardın. Ama sen "kim bilir" diyerek konuyu kapatmayı seçiyorsun.
Şimdi o bardağı masaya bırak ve kendine şu soruyu sor: Hayatını gerçekten yaşıyor musun, yoksa "kim bilir" diyerek bir kenara attığın ihtimallerin gölgesinde mi çürüyorsun?
Belki de en büyük korkun, bir şeyi gerçekten "bilmek" ve o bilginin getirdiği