Şöyle bir Eylül gecesi düşün. Cumartesi gecesinin tüm enerjisi havada. Pencereni aralıyorsun. Gecenin serin rüzgarı yüzüne vuruyor. Bu geceki sessizlik, önceki gecelerden farklı.
Uzaktan, nereden geldiğini bilmediğin bir müzik sesi geliyor. Belki bir düğün salonundan, belki bir ev partisi... O müziğe karışan kahkaha sesleri... O kahkahalar, sana ait değil. Sen tek başına oturuyorsun. Ama o sesler, içeriye, senin sessizliğine süzülüyor.
Bu sesler, seni bir an durduruyor. Aklında dönüp duran o tanıdık düşüncelerden, o bitmek bilmeyen film şeridinden sıyrılıyorsun. O kahkahalar, aslında hayatın bir parçası. Senin içinde bulunduğun sessizliği bozmak için değil, aksine onunla birleşmek için gelmişler.
Düşünüyorsun: O kahkahalar, o müzik, o anın içinde yaşanan tüm o neşe... Hepsi şu an senin de bir parçan. Sen o kalabalıkta olmasan da, o anın bir tanığısın. Pencerenin kenarına oturuyorsun. Dışarıyı izliyorsun. Hayat devam ediyor ve sen, kendi sessizliğinde bile onun bir parçasısın.
Şimdi o sesi dinle. O kahkahalar sadece birer ses mi? Yoksa sana, hayatın içinde yalnız olmadığını fısıldayan birer melodi mi?
Kim bilir... Belki de hayat, en büyük sürprizlerini tam da böyle, en beklemediğin anda sunar. Ya da belki de sadece bir müzik sesi, hepsi bu.
Kim bilir...