Şöyle bir Eylül gecesi düşün. Pazar gününün, o miskin tembelliği yavaş yavaş çekiliyor üzerinden. Şehir, yarın başlayacak olan yeni haftanın gürültüsünden önce, son bir kez sessizliğe bürünüyor. Bu gece, diğerlerinden farklı. Sessizliği bile bir melankoli taşıyor.
Sanki tüm pencerelerde aynı duygu var: Kimisi yarın için telaşlı, kimisi ise biten bir tatil için hüzünlü. Ama ortak bir his var: Zamanın yeniden hızla akmaya başlayacağı bilgisi. Yatağına uzanıyorsun ama zihnin çoktan yarının planlarını yapmaya başlamış bile. Toplantılar, yetişmesi gereken işler, alınacak kararlar... O bitmek bilmeyen listenin ilk maddeleri zihninde beliriyor.
Tüm bunların arasında, bir an duruyorsun. Kendine bu anın kıymetini hatırlatıyorsun. Bu sessizlik, o liste uzamadan önceki son huzur anı. Bitmek üzere olan bu günün, sana sunduğu son hediye.
Şimdi derin bir nefes al ve düşün. Bu sessizlik, sadece yeni haftanın habercisi mi? Yoksa o telaş başlamadan önce, ruhunun sana verdiği son mola mı?
Kim bilir... Belki de en kıymetli anlar, hep bir şey başlamadan hemen öncedir.
Ya da belki de sadece bir pazar gecesi, hepsi bu.
Kim bilir...