Şöyle bir gece düşün:
Pencereden dışarı bakıyorsun. Sokak lambaları yorulmuş, artık aydınlatmak için direnecek güçleri kalmamış gibi. Gök simsiyah. Yıldızlar, sanki bu gecenin ağır yükünü taşıyamamış da tek tek düşmüş. Omuzlarında bir ağırlık, boğazında bir yumru hissediyorsun. Ne bir dert, ne de bir sevinç. Sadece varoluşun o anlaşılmaz, o çözümsüz ağırlığı. Yatağında dönüp duruyorsun ama ne bedenine ne de zihnine rahatlık veremiyorsun.
Kalkıyorsun. Adımların gecenin sessizliğini bozuyor ama bu sesler sadece sana ait. Kimse duymuyor. Kimse bilmiyor. Mutfakta, bardağı eline alıyorsun. Su dolduruyorsun. O buz gibi soğuk su, elindeki bardağın camını buğulandırıyor. Tıpkı zihnin gibi, her şey bulanık.
Bardağı dudaklarına götürüyorsun. Bir yudum alıyorsun. Bu su, ne dertlerini alıp götürecek ne de yarın olacakları sana söyleyecek. Sadece bir bardak su, o anın içinde bir tutam gerçeklik. Ama o soğuk su boğazından aşağı akarken, içindeki o yorgunluk hissi, o ağırlık... İşte o an anlıyorsun.
Bu su, sana bir mola veriyor. Belki de bu molada, o bulanık camın ardındaki gerçekleri görmeye başlarsın. O ağırlığın nedenini, o yorgunluğun kökünü...
Şimdi bir yudum daha al ve düşün. Bu su, sadece bir bardak su mu? Yoksa durup kendine sorduğun tüm o soruların, tüm o sessizliğin ta kendisi mi?
Kim bilir... Belki de o küçük yudum, durup nefes almana ve kendi yolunu bulmana yardımcı olur.
Ya da belki de sadece bir bardak su, hepsi bu.
Kim bilir...