Şöyle bir gece düşün:
Saatler sanki bir asır, sanki bir dakikaya sığmış. Duvar saatinin tik-tak sesi, bir zamanlar hayatın ritmi gibi gelirdi; şimdi ise sadece gecenin sessizliğini parçalayan bir çığlık. Ne dışarıdan bir ses, ne bir araba farı... Her şey donmuş. Sadece sen ve aklında dönüp duran o bitmeyen monolog. Zihnin, eski bir filmin aynı sahnelerini defalarca oynatan bir projektör gibi. Ne ileri sarabiliyorsun ne de durdurabiliyorsun. Sadece izliyorsun.
Ayakların seni mutfağa götürüyor, sanki bir başkası yönetiyormuş gibi. Musluğu açıyorsun. Su bardağa dolarken çıkan o narin ses, bu boşluğun içinde sana ait bir senfoni gibi. Bardağın soğukluğunu avucunda hissediyorsun. O sadece bir bardak su değil, sanki o ana kadar taşıdığın bütün yorgunluğun, bütün yükün ta kendisi.
Bir yudum alıyorsun. Su boğazından geçerken, hissettiğin o soğukluk, sadece suyun soğukluğu mu? Yoksa geçmişin tüm o ağır hatıralarının, pişmanlıklarının birikip boğazına düğümlenmesi mi? Belki de bu yudum, o düğümü çözmüyor, aksine onunla barışıp yoluna devam etmen için sana verilen bir işaret. Belki de bu su, tüm o gürültünün içinde bulduğun o minicik, o paha biçilmez anın ta kendisidir.
Şimdi bir yudum daha al ve düşün. Bu su, sadece bir bardak su mu? Yoksa bütün soruların, bütün sessizliğin cevabı mı?
Kim bilir... Belki de o küçük yudum, seni kendi labirentinden çıkaracak o sihirli anahtardır.
Ya da belki de sadece bir bardak su, hepsi bu.
Kim bilir...