“Devlet büyük bir ailedir. Onun mensupları
sizin küçük kardeşlerinizdir. Alt tabakının
kusurları, kısmen de üst tabakının ihmallerinden ve
duyarsızlığından kaynaklanmaktadır.”
Halk ağlıyor, inliyor, şikâyet ediyor, kızıyor,
nefret ediyor ve “Madem devlet adamları vurgun peşinde, biz neden fırsatları değerlendirmeyelim
ki?” denilerek milli servet talan ediliyordu.
Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve
yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil
oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya
beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi
veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar,
onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar.
Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet
adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki
eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye
ve devlet adamlarına sahip olur.”
denilmiştir.
Her çağda ve her bölgede halk kitleleri sabır ve
tahammül göstermeye mecbur bırakılmıştır.
Zorluklara ve yokluklara katlanmak, halkın zorunlu
bir görevi gibi kabul edilmiştir. Her vesileyle halka
saldırır ve hor görürler. Her zaman ve her yerde hep
aynı şeyleri söylemişlerdir.
“Halk sarhoştur, tembeldir, çalışmak istemez.
Kabadır, açgözlüdür, kavgacıdır, öfkelidir, söz
anlamaz...”
Ama hemen ardından da eklerler:
“Milletimiz ne kadar büyük olduğunu sabır ve
tahammülle göstermiştir. Aç kalır, soğuktan donar,
pislik ve yokluk içinde yaşar; ama asla şikâyet
etmez, bunlara katlanmasını bilir.”
Bunlar, milletin sabırlı ve tahammüllü
oluşundan coşkuyla söz ederek, milletin bu
mecburiyetini bir din konumuna yükseltirler.
Zaten İsa’nın dinini de sabır ve tahammül dinine
dönüştürmemişler midir?