Padişahlar, sadrazam canı için uğraşmazlar. Hem zaten bizim Padişah istese bile bu işi yapacak durumda değildi; o kendi canının derdine düşmüştü. Sadrazamların kaderi böyleydi zaten. İmparatorluğun ikinci adamı olma zevkine erdikten sonra, ya padişahın gazabına uğrayarak ya da askerin isyanına toslayarak kelleyi vermek alınlarında yazılıydı. Bu işten kurtulup da eceliyle ölebilen sadrazam çok talihli sayılmalıydı.
Cariyeler, Padişah Efendimizin gözüne çarpar da onun yatağında geçirdikleri üç beş saat sonunda bir erkek çocukla meyvelenirlerse talihleri değişiyordu, ama şehzadelerden olan erkek çocuklar, bazen de bu kızların sonu oluveriyordu.
Tütün içen birini bulup da öldürmek öyle zevkli bir oyun haline geldi ki, bostancılar gizlice evlerin damlarına çıkar, bacaları koklarlar, içerde tütün ya da içki içilip içilmediğini anlamaya çalışırlardı. Koku geldiğinden kuşkulandıkları evleri basar, evin erkeğini kapının önünde hemen idam ederlerdi. Evde bekârlar kalıyorsa topunun kellesini koltuklarının altına verirlerdi. Koltuk altına konan kesik kafaların ağzına birer tütün çubuğu sokuluyor, öyle teşhir ediliyorlardı. Öyle bir devirdi ki, İstanbullu, korkudan beti benzi solmuş halde kendini evine attı mı rahat bir nefes alır, mecbur kalmadıkça bir daha da sokağa çıkmamaya çalışırdı.
"Korkmuyorum!" demiştim. "Ama çevremdeki herkes korktuğu için benim de korkmam gerektiğini düşünüyorum. Sonunda bu düşünce beni korkutmaya kadar varıyor."