Bir yedek subay arkadaşım vardı. (...) "Anadolu'ya geçecek misin?" diye sordum. Zerre kadar utanç duymadan "Hayır" dedi. "Ben bu işe hiç karışmayacağım!" dedi. "Doğrusunu ister misin, benim gözüm yıldı. Ben artık hiçbir işe yaramam" dedi. Annesine birkaç defa ölüm haberi gelmiş... (...) Hatta, ailesine aylık bile bağlanmış. "İstanbul'a döndük" dedi. "Bir akşam üzeri... Bizim mahallede bir yokuş vardı. Alacakaranlıkta bunu çıkıyorum. Bir yeldirmeli kadın da iniyor. Neredense annem olduğunu tanıdım. Bakkala yoğurt almaya gidiyormuş. O kadar heyecanlanmışım ki, duvara dayanarak bekledim. Benim hizama gelince: "Anne!" dedim. Bunu demedim, adeta inledim. Neredeyse ağlayacaktım. O da benim sesimi tanıdı. "İsmail sen misin?" diye sordu. Hani gereksiz sorular vardır ya, işte onlardan birisi... Yoksa beni tanıdı. Ne yaptı bilir misin? Elindeki kaseyi eğilip yere koyduktan sonra kucakladı beni... Biz ana oğul, öylece ağlaşırken, yemin ederim ki, aklı fikri, yere bıraktığı kasedeydi... "Aman kırılmasın!" Ben kendimi belki yüzlerce defa, o kaseden daha değersizmişim gibi ölüme attım. Bunu sen gördün, bilirsin... Annem, mezardan geri gelen oğlu için, kenarı çatlak bir kaseyi -vallaha kenarı çatlaktı, eskici Yahudi iki kuruş vermezdi- yere atamadı. Sonra, akrabaları, dostları, komşuları, hemşerileri dolaştım. Hepsinde bu "kaseyi yere atamamak" hali fazlasıyla vardı. Harbe gidenler haklı olarak umursamaz olmuşlardı. Bir suretle yakalarını kurtaranlar ise, bizim karşımızda vicdan azabı çekiyorlar, bu duygu ile yenilginin suçunu açıktan açığa bize yükletiyorlardı."