Leyla, Cihan, Demir, Sıla, Ferhat, Özlem…
Leyla ile başlayalım biz… 10 yıl kadar önce bir terfi kutlaması için pasta alacağı sırada aynı pastayı isteyen bir çift göz ile neye uğradığını şaşırır kendisi.. Cihan ile ertesi günde karşılaşması bunun tesadüften daha fazlası olması demekti sanki.. Cihan ise bu ceylan gözlü güzeli kaybetmemek için peşinden gider ve Leyla’nın doğum günü kutlamasına dahil olur.
Devam eden 1 yıl boyunca da hiç sekmeden aynı mesajı alarak doğum günü sabahına uyanır gibi bir zaman geçirilir. ‘‘Bana dileğini söyle!’’
Dilediği her şey en ufak ayrıntısına kadar düşünülerek ince ince planlanırdı. Ta ki bir gün Cihan’ın babasının çok hasta olduğu haberi gelene kadar..
O gidişin ardından kuru bir mesajla vedaya kadar Leyla da hasretle beklemişti Cihan’ı.. Böyle bir bitişte bu aşka ihanet gibiydi…
Şimdiler ise Leyla 5 yıl kadar önce de çocukluk arkadaşı Ferhat ile bir organizasyon şirketi kurmuştu. Onlar Hayal Tasarımcılarıydı artık.. İşlerinde o kadar iyiydiler ki Sıla’nın onlardan kendi daveti için bir konsept yapması da kaçınılmazdı.
Kimsenin bilmediği ise ‘Vuslat Gecesi’ adını verdikleri davetin herkesin hayatında geri dönülmez şekilde açacağı derin yaraydı!
Özlem ise Ferhat’ın eşi…Sanırım bu hikayede finalde en olması gerektiği yerde durduğunu hissettiğim kişiydi… Demir için çok da birşey diyemiyorum henüz…
Cihan’a öyle kızdım, Ferhat’a öyle yandım ve Sıla’ya öyle üzüldüm ki roman bittiğinde kendimi bir boşlukta sallanır vaziyette buldum..
İnsan en çok kendinden kaçarken en çok kendine çarpıp düşermiş meğer.. Gerçekten veda etmeden yeniden sevemezmiş.. Belki de hiç gidemezmiş…
Türk edebiyatında tadı damağımda bırakan çok az eserden biri olarak kitap; kesinlikle okumanızı istediğim bir tavsiye olarak kalacak..